Reklam
Reklam

Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

Afişe Çıkmak – 1963 -1980 Solun Görsel Serüveni

Reklam

Yılmaz AYSAN / İletişim Yayınları / Şubat 2013 / 492 Sayfa (Büyük Boy)
Hüseyin Avni KUNDURACIOĞLU - 12 Eylül 1980 öncesinin sokakları, farklı düşüncelerin yansıdığı duvarları konuk ederdi. Sabah güne uyanan kentler, gece gerçekleşmiş 'yazılama' ile karşılaşırdı. Duvar yazıları olarak nitelendirebileceğimiz bu yazılar elbette yasal değildi. Ama ''Onların radyoları, televizyonları, gazeteleri varsa; bizim de duvarlarımız vardı.''

Duvar yazılarının arasına serpiştirilmiş afişleri de bolca görmemiz olası olurdu. Gece ve gizlice yapılan bu yazılama ve afişler sonucunda; yazıların ya da afişlerin eğri büğrü ya da yamuk yumuk olması kaçınılmazdı. Tabii ki itina ile yapılmış olanlarla karşılaşmak olasıydı.

Afiş ve duvar yazıları, daha çok sol düşüncenin kendini ifade etme yöntemi oluyordu. Merkez sağ örgütlenmelerin, nadir olarak afiş ve duvar yazısı yaptığını biliyoruz. Çünkü onların böyle gereksinmeleri yoktu, zira iletişim araçları, basın-yayın gibi olanakları kullanabiliyorlardı.

Yılmaz Aysan da Radikal Kitap'a benzeri düşüncelerle aktarıyor afiş ve duvar yazılarını ''Bana kalırsa fikirlerini duyurmak için başka seçenekleri yoktu. O zaman birkaç yöntem var. Bildiri, ki en sıkıcısıdır. İnsanlar bazen okur. Gazete-dergi çıkarmak pahalı ve zor bir işti. Geriye duvarlar kalıyordu; ya yazı yazarsınız ya da afiş yapıştırırsınız. Afiş, hızlıca üretilen ve dağıtılan bir araç. Pankart ise, iki tahta, biraz bez, biraz boyayla bir saatte seninle pankartı hazırlar sokağa çıkarız. Bugün bir tweet atmak ya da Facebook'a bir şey yazmak kadar basit. O zaman bir avantaj da duvarların boş olmasıydı. Her yer bilbaordlarla, reklam malzemeleriyle dolu şu anda..''

Elimizdeki 'Afişe Çıkmak' kitabı, 1980 faşist darbesiyle biten bu duvarların önünde yeniden yürümemizi sağlıyor. Afişe Çıkmak ile, adeta '1963-1980 arasında solun görsel serüveni’ni yaşıyoruz. Daha doğrusu, Türkiye devrimci mücadele tarihinin görsel serüveni diyebiliriz buna. O dönemde kullanılan afişleri ve çalışmaları görmenin yanısıra, çıkış öykülerini de öğrenebiliyoruz kitaptan.

Yılmaz Aysan, böyle bir çalışmaya neden ve nasıl girdiğini, Birgün Gazetesi'ne verdiği söyleşide şu cümlelerle aktarıyor;

''Ben de zamanında bu tür afişler ve kitap, dergi kapakları yaptığım için, bu konu benim çok sevdiğim bir konuydu. O dönemden kalan hoşuma giden bazı afiş ve diğer çalışmaları biriktirme kararı aldım. Daha sonra benim gibi panolarda isimleri görünen diğer arkadaşların da bu tarz işler yaptığını gördüm. Onların da beğendikleri afiş vb çalışmaları biriktirdiğini öğrendim. Bunu öğrendikten sonra da böyle bir çalışmanın olabileceğini görsel açıdan da hepimize yararlı olabileceğini düşündüm. İşin tuhaf yanı da, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde solun üzerinden geçen silindir, darbeci mantık, insanları bu tarz çalışmaları yok etmeye sevk etti. Bir çoğu afişleri yok etmek, yakmak zorunda kaldı. Kendileri yapmasalar bile anne babaları çocuklarını korumak adına, bu çalışmaları yok etti. Bunun farkına vardım ve varınca da yapacağım bu çalışmanın önemi bir kat daha arttı. Bir diğer konu ise, o dönem yani 60 ve 80 arası dönemdeki siyasi hareketlerin ortaya koyduğu politik argümanlar, estetik açıdan da oldukça önemli bir noktayı temsil ediyordu. Politik mücadelenin içinde olanlar tarafından ortaya konanlar aynı zamanda estetik manada da önemli değerleri barındırıyordu. Bakıldığı zaman bir çok önemli sanatçıyı o dönem politik mücadele içerisinde aktif biçimde görebiliyoruz. Politikanın kültürel ve sanatsal bütünlüğü o dönemin en önemli özelliklerinden. Mesela Abidin Dino denen efsane insane, hem Komünist Parti üyesi, hem ressam hem de şair. Bu bütünlüğü ve organikliği çok rahat biçimde o dönemin mücadele insanlarında görebiliyoruz. Hayatın her alanında olma hali diyebiliriz. İşte bu çalışmayı yaparken, arkeolojik kazı yapar gibi, ufak tefek ipuçlarından yola çıkarak bu çalışmaları yapan bu süreç içerisinde görev alan insanları bulduk ve onun sonrasında bu kitap ve sergi ortaya çıktı.''

Yılmaz Aysan'ın söyleşisinden de anlaşılacağı üzere, bugüne ulaşmaları hiç kolay olmayan, her biri ayrı bir macera olan materyaller bunlar. Nicesi sobalarda, küvetlerde yakılmış, nicesi bahçeye gömülmüş yapıtlardan kalanlar bu ürünler.. Afiş, plak, dergi kapağı, film afişi, broşür vb ürünleri görebiliyoruz ‘Afişe Çıkmak'ta.

Bu çalışma için, 'solun görsel arşivi' deyimini rahatlıkla kullanabiliriz. İletişim Yayınları da bunun farkında olmalı ki, kuruluşlarının 30. yılına armağan olarak yayınlamışlar.

12 Eylül 1980'den üç yıl sonra kurulan İletişim Yayınları, bu yayını ile 30. yılını kutlamış oluyor. Kitabın arka kapağında bu özel durumu, şu cümlelerle aktarıyor İletişim Yayınları;

''İletişim Yayınları 30. yılını deviriyor. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden üç sene sonra kurulduk. Kuruluş hikayemizi anlatırken hep 12 Eylül'le başlıyoruz lafa. Çünkü biz, askeri diktanın kabusundan kurtulmaya, topluma giydirilen deli gömleğini yırtmaya çalıştık. Demokrasiye, özgür iradeye, insan onuruna, vatandaşlık ve insanlık fikrine alan açılmasına katkımız olsun istedik. Elimizden geldiğince yayın yoluyla yapmaya giriştik bunu.

12 Eylül öncesi, bizim için bir nostalji konusu değil, gölgesi bugünlere kadar düşen özel bir zamandır. Bizim o zamanlara bir borcumuz var. Bu nedenle, 30.yılımızı kutlamak için, elinizdeki kitaptan iyisi bulunamazdı.

Yılmaz Aysan'ın aşkla yürüttüğü bir belgeleme çalışmasına dayanan 'Afişe Çıkmak'; '60'ların, 70'lerin aura'sını gözümüzün önüne getiriyor. O dönemin genç insanlarının anlatma, müdahale etme, ses çıkarma, bir şeyler yapma, kısacası dünyaya katılma iştahını gösteriyor bize. Televizyonun siyah beyaz tek kanal, bilgisayar teknolojisinin labaratuvar aşamasında, sosyal medyanın olsa olsa hayal hanesinde olduğu bir zamanda, mütevazi iletişim yollarının kullanmaktaki yaratıcılığı hatırlatıyor.''

Elimizdeki Afişe Çıkmak kitabı, yaşamlarının bir bölümünde gerçek veya mecazi anlamda 'afişe çıkan' sol eğilimli insanların, politik, sosyal, kültürel ve sınıfsal fikirlerini, kavgalarını ve bunları kamuoyuna nasıl iletmeye çalıştıklarını, sözel, görsel ve işitsel olarak nasıl sunduklarını araştıran, yansıdığı mecralar aracılığıyla derleyip toplayan bir çalışma.

Kitapta kimler kimler yok ki; Abidin Dino, Sait Maden, Emre Senan, Ertuğrul Kürkçü, Selçuk Demirel, Ahmet Asena, Tan Oral, Erkal Yavi vd..

Her görsel çalışmanın yanında, ayrıca o çalışmanın öyküsüne yer verilmiş. Tasarımcılarla özel söyleşiler yapılmış. Bu söyleşiler; Yılmaz Aysan, Esra Yıldız, Ebru Seyhan, Emek Can Tülüş imzalarını taşıyor.

Birçok bölümlere ayrılmış olan kitabın bölümlerinden biri de, ''Hasan Barutçu, Ahmet Sönmez, Ali Artun, Ertuğrul Kürkçü ve Sait Kozacıoğlu'nun tanıklıklarıyla; ODTÜ Devrimci Afiş Atölyesi'nin Öyküsü 1968 -1971'' ismini taşıyor.

Bu bölümün başlangıç yazısı olarak kullanılan Yılmaz Aysan'ın 'Hep genç ve özgür olmak!' başlıklı yazısının başlangıç paragraflarını paylaşmak isterim;

''Ankara'da ODTÜ'de, 1968-70 döneminde öğrenciler yeni bir afiş stili geliştirdiler. O güne kadar, profesyonel afiş tasarımcıları ve reklamcıların tasarım tekelinde olan ve ticari matbaalara bağımlı olan afiş sanatında güçlü bir kopuş yaşandı. Teksir, serigrafi ve bunlara ek olarak kendi icat ettikleri tekniklerle çoğu anonim ve kendiliğinden, o anda orada bulunanların katkısıyla oluşmuş afişler ürettiler. Sloganları da kendileri yazıp, o sloganlara en uygun imajları, o günlerde erişebilecekleri kısıtlı kaynaklardan, dergilerden, fotoğaflardan yararlanarak kendileri yarattılar. 1917 Devrimi'nde, 1936'da İspanya İç Savaşı'nda, 1960'larda Küba'da ve eşzamanlı olarak Fransa'da olduğu gibi; amatör, profesyonel, öğrenci, hoca, tasarımcı veya değil, hep birlikte 'kooperatif' bir anlayışla çalıştılar. Afişleri satılsın, kolleksiyoncular saklasın diye veya sanatsal bir faaliyet olsun diye yapmadılar. O anda kullanılsın diye yaptılar ve anında kullandılar. Afişler aceleyle hazırlanmış bir kişiliğe sahipti; anında iletişim için radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçlarının yerini tutuyor ve bir ivedilik duygusu taşıyordu. Devrim ve iletişim iç içe geçmişti, aynı anda yapılmaktaydı. Bu afişleri üretenler, kendilerine özgü bir yaratıcı grup gibi davranmaktaydılar. Bizzat Sosyalist Fikir Kulübü üyeleri, Dev-Genç başkanları önce siyaset yapıyorlar, fikirler üretiyorlar, eylemler planlıyorlar sonra da bunları duyurabilmek, taraftar bulabilmek için yazıyorlar, sloganlar buluyorlar, çiziyorlar, afiş yapıyorlar, basıyor, dağıtıyor ve geceleri bizzat duvarlara yapıştırıyorlardı. Ertesi gün her tarafı birden renklenivermiş bir kentte uyanıyordunuz. Hem rengarenk afişlerle hem de yepyeni fikirlerle.

O yılların Türkiye'sinde sokak duvarları neredeyse bomboştu. Tek tük sinema, tiyatro afişleri vardı sağda solda. Henüz 'bilboard'larla tanışmamıştı kentliler. Boş duvarlarda genellikle 'Afiş yapıştırmak yasaktır' yazardı. O günlerde seçime katılacak partiler için her partiye bir tane olmak üzere duvarlara yağlı boyayla kareler çizilir, içlerine partilerin isimleri yazılırdı. Böylece her parti, afişini nereye yapıştıracağını bilir, kafası karışmazdı. Bunun dışında, kentliler afişe pek alışık değildi. O yıllardaki durum devrimci öğrenciler için ideal bir haberleşme ortamı yaratıyordu aslında. Bu 'boşluk'tan dolayı afişler hem dikkat çekiyor, hem milyonlarca insana mesaj iletebiliyor, hem de daha önce böyle bir şey görmemiş kentlilerin akıllarında yer ediyordu.

Bu afişleri yapanlar çoğunlukla ODTÜ Mimarlık öğrencileriydiler. Sanata, tasarıma meraklıydılar. Bir kısmının 'eli kalem tutmaktaydı'. .....'' (Sayfa 104)

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?

error: Content is protected !!