Reklam
Reklam

Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

Serçeler Ölürse

Reklam

Bir satır / Ocak 2014

Ayşegül Şenay KAŞKAR
Sibel Öz / Öykü / Nota Bene Yayınları / 1. Basım-Ekim 2012 / 184 sayfa
Öykü Yazarı Sibel Öz’ün “Serçeler Ölürse” adlı yeni kitabı Nota Bene Yayınları’ndan çıktı. İçinde 11 hikâyenin yer aldığı kitap, okuyucuyu kelimelerin dünyasında farklı bir yolculuğa çıkartıyor. Kimi zaman “Lena”yla, bir dağ köyünde yalnız yaşayan bir adamın evine davetsiz misafir oluyor, kimi zaman Vildan’la şehrin keşmekeşinde kayboluyorsunuz. Her bir öykü, okuru içine çekip kitabı bir an önce bitirme duygusuyla dolduruyor. Daha önce de hikâyeler yazan ve bu öykülerle ödüller kazanan Öz’ün “Serçeler Ölürse” kitabında VI. Gila Kohen Öykü Ödülü ve 2011 Yılı Orhan Kemal Öykü Yarışması Muzaffer İzgü Ödülü alan hikâyeleri de bulunuyor.

Feridun Andaç  arka kapakta, Sibel Öz’ün, öykü dünyasına özgün bir soluk katan yeni kitabıyla ilgili şunları söylüyor: “Hayatı karşılayan bakışın öykülerini yazıyor Sibel Öz. Edebiyatın taşıyıcı bilinci o bakışın incelikli / duyarlı diline yansıyor. Yaşanan sıcak zamanların buruk, ezgin, kırılgan durumlarını konu ediniyor. İnsandan insana doğru yürüyüşün dili / zamanı / duyarlıklı bakışı var her bir öyküsünde. İçli, sezgili bir bakışın diliyle kuruyor onların gerçekliğini. Yaşanan anla yiten zamanın aralığındaki insanın öyküsünü yazıyor. Yerin / yerdeş bilincin kültürel iklimini oya gibi işleyerek taşıyor öykülerine. Kadınca bakışın, duyarlılığın öne çıktığı öykülerinde tematik zenginlikle birlikte zamanın ruhunun tanıklığı önemlidir. Zamanımızın öyküsünü yazıyor Sibel Öz; yalın, atak, dupduru söyleyişle hayatın çarpıcı yüzünü gösteriyor.”

Andaç’ın, “Serçeler Ölürse kendi yolunu açan bir öykücüyü muştuluyor bizlere” diyerek tanımladığı Sibel Öz, 1973 yılında Üsküdar’da doğdu. Haydarpaşa Anadolu Teknik Lisesi Elektronik bölümü mezunu olan Öz, üniversiteyi politik nedenlerle yarıda bıraktı. Halen Marmara Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde okuyor. 2006’da Agora Yayınevi’nden çıkan “En Çok Seni Bekledim” isimli ilk öykü kitabının ardından 2012’de Nota Bene Yayınları’ndan çıkan “Kıyıya Vuran Dalgalar” kitabını hazırladı. Bu kitapta Öz, cezaevine gönderdiği fotoğraflara mahkûmların yazdığı öyküleri biraraya getirmişti. Ayrıca “Hapishaneden Öyküler”, “Hapiste Yazmak” ve “Yeniden Başlayabilirim” adlı kitaplarda öykü ve yazıları bulunuyor. Öyküleri pek çok yarışmada ödüllere layık görüldü.

Kitapta yer alan öykülerin isimleri şöyle; Ah Lena, Vildan, Serçeler Ölürse, Bahçesiz, Kanaat Tevekkül ve Karıncalar, Pazar, Küf Beyazı, Bozkır, Hele Gözle, Çiçek Adlarını Bilmeyen Çöp Kamyonu Şoförünün Kaçışı, Oto Kiralamacı, Bimilyoncu ve Kömürcü…

 

Bahçesiz

Kapıdan içeri girdiğinde annesinin o bildik kokusuyla karşılaştı. Parfüm ya da deterjan kokusu değildi bu. Annesinin teninden, ruhundan, yaşamından bu eve sinmiş kokuydu. Yıllarca hayatına eşlik etmiş olan, ondan uzakta bir yaşam kurduğunda bile çok net hatırladığı anne kokusuydu… Bu evi onsuz, annesi olmadan düşünemiyordu. Ama yoktu işte.

Annesi geçen hafta vefat etmişti. Haberi Ankara’da öğrenip gelmiş, cenazeyi akrabalarla birlikte kaldırmışlardı. Geri dönmeden önce eve uğramak istemişti son bir kere. Yıllar önce ölen baba ve daha geçen hafta yitirilen anneden geriye kalan tek şeydi bu ev. Kardeşi yoktu. Evi ne yapacağını düşünmek istemedi annesinin ölümünün hemen ardından.

Odalara girip çıktı, annesi sanki her an kapıların birinin ardında beliriverecek gibiydi. O sıcak gülümsemesiyle koşup sarılacak, biraz sitem edecek, hemen sonra günlük telaşlardan sözü açacaktı. İyi bir çocuk değildi, iyi bir insan da değildi belki, bunu biliyordu. Annesi de böyle mi düşünmüştü ölmeden önce? Tek çocuğu hakkında son düşündükleri bunlar mıydı? Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısında yazılı olan o tüyler ürpertici cümle geldi aklına: “Her canlı ölümü tadacaktır.” Doğruydu, ölüm de hayat kadar doğaldı, canlılara mahsustu… Peki, neden “doğal” karşılanıyordu?

Kahve yapmak için ocağa cezveyi koydu. Taksim’de ramazan ayında açılan yöresel ürünlerin satıldığı çadırlardan birinden almıştı o cezveyi annesine. Üç yıl kadar önceydi. İşlemeli gümüştendi. Annesiyle birlikte, cezveyi aldığı o akşam kahve yapıp içmişlerdi baş başa. Ufacık şeylerden bile mutlu olabilen bir kadındı annesi, yeter ki düşünüldüğünü bilsin, hatırlansın. Onu mutlu etmek zor değildi aslında. Hayatta tek istediği şey kızının, Pelin’in yanında olmasıydı. Ama okul, iş, sevgili derken Pelin Ankara’ya bağlanıp kalmış, İstanbul’dan iyice kopmuştu. Geri dönmeyi de düşünmemişti. Annesi kendi kendisine yetebilecek, işlerini yapabilecek kadar dinçti. Pelin evde de olsa ona doğru düzgün iş yaptırmazdı zaten. Sadece yanında olması, akşamları eve gelmesi, çoluk çocuğu yanında yaşayan sayısız ana baba gibi onun mutluluklarına tanık olabilmeyi istemişti.

Vitrinden fincan aldı. Fincanları süs eşyası gibi vitrine koyduğu için annesine takılmaları geldi aklına. Fincanı evirdi çevirdi. Eksi moda bir şeydi, annesine de anneannesinden kalmıştı. Pelin de kızına bırakmalıydı. Ama o kendisini zincirin kopuk halkası gibi hissediyor, böyle gelenekçi insanların evladı olmasını onların bahtsızlığı sayıyordu. Çocuk yapıp yapmayacağını bilmiyordu. Annelik o kadar gereksiz ve gündem dışıydı ki, düşündüğünde çocuk yapmak fikri çok uzak geliyordu. Hele ona, olmayacağını adı gibi bildiği kızına kahve ve fincanları bırakmak. Olacak iş değildi. Fincan takımının annesinden kaldığı bilgisini koruması bile annesinin özel gayretleri sonucu oluşmuş bir durumdu.

Kahvesini doldurup mutfak masasına geçti. Sandalyeyi çekip oturdu. Annesi de bir ayağını altına alıp sandalyenin üzerine tünerdi. Ailesinin kadınlarının halâ hatırladığı bir özelliğiydi bu. Kendisinin de şimdi öyle oturması, bu evde olmanın getirdiği bir alışkanlık mıydı, bilemedi. Mutfağa göz attı, her şey ne kadar düzenliydi. Annesi vaktinin çoğunu mutfakta geçirirdi, ama sadece mutfak işlerinin yoğunluğundan dolayı olmazdı bu. Kızıyla, konu komşuyla, başka kadınlarla dertleşmenin, ağız tadıyla yapılan sohbetlerin mekânı mutfaktı. Daha özel, daha rahat, daha içerden konuşmaların mekânı… Sırlar mutfakta söylenir, kavgalar mutfakta edilirdi. Kaç kez annesinin yemek yaparken söylendiğine, türkü mırıldandığına ya da burnunu çekerek ağladığına tanık olmuştu. Tenceredeki yemeği karıştırdıktan sonra kaşığı silkelemek için tencereye dört defa vururdu. Dört tık… Kapıyı yüzüğüyle çalardı, kafası dağınıksa ya da morali bozuksa gözlüğünü kaybederdi. Bir şeye karar vermek üzereyken ya da hızlı düşünmesi gerektiğinde masaya işaret parmağıyla tıklatıp durur, gözleri parmağının ucunda dalmış olurdu. Bunu yaptığının farkına bile varmazdı, ta ki Pelin gülünceye kadar…

Bakışları tezgâhın köşesindeki ekmekliğin yanında duran ilaç kutularına kaydı. Uzanıp aldı. İki tablet hiç kullanılmamış, diğer tabletten beş tane hap içilmişti. Kutunun üzerinde bozuk bir yazıyla, “günde bir tane” diye yazılmıştı. Beş güne beş hap… Sürahinin yanında bardak… Annesi en son bu bardaktan içmiş olmalıydı. Daha günler önce bu evdeydi. Onun, ilaç kutularının üzerini gözlüğünü burnunun üzerine yerleştirerek okuyuşunu, bardağa sürahiden su doldurarak başını geriye atıp ilaçlarını içişini, sonra gözlüğünü gözünde unutup bir süre işlerini öylece yaptığını, gözlüğünün üzerinden yoldan geçenlere baktığını, gözlüğünü çıkarıp şu ekmekliğin yanına bıraktığını ve bir daha hiç takamadığını düşündü.

Öğleden sonra mahalleden kadınlar ve birkaç akraba taziye için geldiler. Kimsenin gelmesini istemiyordu oysa. Hiç kimse kapıyı çalmasın, kimse rahatsız etmesin istiyordu. Annesini düşündü. Annesi olsa, bir köşeden kimlerin gelip gelmediğine bakar, hatta gelenleri sayardı bile. Annesi insanları önemserdi. Hastalığı, düğünü, cenazeyi, doğumu önemser, yetişebildiğince tanıdıkları bu günlerde yalnız bırakmamaya gayret ederdi. Herkes tarafından sevildiğini, hemen herkese bir iyiliğinin dokunduğunu bildiği annesi için, samimi üzüntülerini iletip akşama doğru çekildi insanlar. Yine baş başa kalmıştı annesiyle.

Yaz aylarında bile, akşamları serin olurdu buralar. Üşüdü. Sırtına bir hırka almak için annesinin gardırobunu açtı. Giysileri görünce, içlerinde annesi varmışçasına irkildi. Ne kadar çok özdeşleşmişlerdi onunla… Her yerde annesi vardı, bu evle birlikte, her gün dokunduğu eşyalarla birlikte yaşıyordu. Giysilerini yüzüne bastırdı, kokladı. Annesi kokuyordu, içini hüzün kapladı. Mavi yeleği gördü sonra, annesinin yaz kış sırtından çıkarmadığı… Onu da kokladı, usulca giydi. Kollarını göğsünde kavuşturup, dizlerini karnına çekerek kanepeye kıvrıldı. Annesi yokken ne kadar da soğuktu ev. Nasıl yetişebilmişti her şeye? Bu koca evi bir başına doldurmayı, ısıtmayı nasıl başarabilmişti. Kalkıp bir şeyler yapacak gücü yoktu. Üşüyordu sadece…

Sabah uyandığında olanları hatırlayamadı ilk anda. Derin bir kuyuya düşer gibi uyuyup kalmıştı kanepede. Gözlerini açtığında önce “ana” evinde olduğuna sevindiyse de, saniyeler içinde annesinin öldüğünü hatırlamasıyla başının şiddetli bir şekilde ağrıdığını hissetmesi bir oldu. Midesi kaynıyordu, bir şeyler atıştırıp bahçeye çıkmak istedi kendine gelebilmek için. Mutfağa gitti, komşuların yapıp getirdiği yemekler duruyordu tencerelerde. Dokunamadı hiçbir şeye. Kapının önünde annesinin terliklerini gördü, ayağına geçirdi. Otuz yedi numara… Küçük ayaklı bir kadındı. O da annesine çekmişti. Küçücük terlikler, içini merhamet duygusuyla doldurdu. Derin bir sızı yüreğini yokladı. Eve biri geldiğinde hemen ayağına terlik uzatırdı annesi, belki elli tane terlik vardı evde. Yine de yenilerini kendisi giymez, misafirlere saklardı. Şimdi eski, küçük terliklere bakarken onların belki de kendisinden daha üzgün olduklarını düşündü. Bir haftadır giyilmemişlerdi, yetim gibi bekliyorlardı eşiğin önünde. Bahçe de bekliyordu. Çiçekler, saksılar, sebzeler, süpürge, çapa, arsız otlar, kediler…

Bahçeyi dolaştı. Annesi Pelin’i neredeyse zorla bahçeye çıkarır, yeni açan çiçekleri gösterirdi. Kızın ilgisini çekebilmek, onu sevincine ortak edebilmek için türlü sevimlilikler yapardı. Pelin çoğu kez yalnızca gülümsemekle yetinir, pek oralı olmazdı. Şimdi çiçeklere bakıyordu kulaklarında annesinin sesiyle… Annesinin çiçekleri seralarda satılan çiçeklere benzemezdi. Farklı bir kişilikleri vardı sanki. Piyasaya düşmemişlerdi. Başka bir dolaşım ağından gelir, dostluk, komşuluk ilişkilerinin içinden ulaşırlardı yeni sahiplerine. Parayla değil, dostlukla ve sevilip sevilmemeyle ölçülürdü çiçekten bir dal kırılıp verilecek kişinin değeri. Bin dokuz yüz yetmişler Türkiyesi’nin çiçekleriydi çoğu. Kalp kalbe karşı, kuşkonmaz, aşk merdiveni, deve tabanı, paşa çadırı, mine çiçeği, hüsnüyusuf, kauçuk, sedef çiçeği… Annesi, bahçesinde yıllar yılı korumuştu onları, ama aslında çoktandır kaybolmuş çiçeklerdi hepsi. Topluca nereye gitmişlerdi? Koca bir ülkenin küçücük dar gelirli odalarında o evlere sığmayan umutlarla büyütülmüş, sonra o evlerin çocuklarının yitirilişi gibi yitip gitmişlerdi onlar da. Annesi başkaydı. O, her şeyi olduğu gibi onları da korumayı başarmıştı. Paşa çadırının değerini kim bilebilirdi ondan başka? Herhangi bir çiçek değildi ki o. Kalp kalbe karşıya nasıl kıyılırdı, bir şey istemezdi ki insandan. Küçük bir saksı, azıcık güneş ve su… Nasıl sevimli ve güleç bir çiçekti, incecik birer ip gibi aşağı sarkan dallara dizilmiş, birbirine bakan yaprak şeklindeki bir çift kalp, insanın hayatında hemen arsızca yer açardı kendine. Yeter ki girmesin bir kapıdan. Her çiçekte kaç filiz olduğunu bilirdi annesi, küsen, barışan çiçekleri vardı onun, neşeli, keyifsiz çiçekleri… Minnettar ya da kızgın olurlardı bazen, saygı beklerlerdi bir de her canlı gibi, biraz da sevgi… Annesi, “Size ben bakıyorum” diye her aklına eseni yapmazdı, yapsa da onlar tarafından cezalandırılacağını iyi bilirdi, sorardı usulca kızlarına, “Yerini mi değiştireyim? Saksın mı küçük? Dalından Kıymet’e verdim diye mi küstün?”

Bunların hiçbirini bilmiyordu Pelin. Ne adlarını biliyordu çiçeklerin, ne de ilgisini çekmişlerdi hayatının herhangi bi döneminde. Nedense bu tip kadınların kızları genelde böyleydi. Onun tek bildiği annesinin çiçeklere düşkün olduğuydu. Herkesin bir hobisi vardı, annesi de çiçekleri severdi. Onlarla severek uğraşır, hatta bunu abartırdı. Zamanının çoğunu bahçesi ve çiçekleri alırdı. Pelin çiçeklerin bir tekine bile dokunmadan bahçeyi dolaştı. Bir haftadır sulanmamış, bakılmamışlardı. Saksıların dipleri kupkuru olmuş, yapraklar parlaklıklarını yitirip güneşe boyun eğmişlerdi. İçerde, komodinin üzerine bıraktığı telefonu ısrarla çalıyordu. Erkek arkadaşı arıyor olmalıydı… Bahçeden koşarak geçti, telefona yetişti. Nasıl olduğunu, ne zaman döneceğini soruyordu Okan. Yarın ya da ertesi gün döneceğini söyledi.

Yine bahçeye çıktı. Annesinin elleri değmişti her yere, o eller özenle, sevgiyle dokunmuştu her şeye. Meyve ağaçlarının dallarının çatalına küçücük tahtalar yerleştirmiş, bazı çiçek saksılarını da oralara yerleştirmişti. Alet edevatları koyduğu camlı bölüme de üç beş saksı koymuştu. Üzerlerine kavanozlar kapatılmış çiçek fideleri ekilmişti saksılara. Kavanozlardan birini kaldırdı. Adının kamelya olduğunu bilmediği parlak koyu yeşil yapraklı bir çiçek narince yapraklarını çoğaltmaya ve hayata karşı direnç kazanmaya çalışıyordu. Yeterince güçlenip toprağa kök saldığında, annesi kavanozu kaldıracak, onu da diğerlerinin yanına alacaktı. Kavanozu tekrar örttü üzerine. Ahududular olgunlaşmış, koparılmayı bekliyordu. Aklına annesinin onlardan yaptığı muhteşem kompostolar, reçeller, nektarlar geldi. Bir de yemesi için ısrar edişi, faydalarını sayıp döküşü… Elmalar, armutlar ağaçların diplerine dökülmüş, sümüklü böcekler tarafından kemirilmişti. Fasulyeler, bamyalar, biberler, domatesler hepsi toplanmayı bekliyordu. Diplerine baktı, susuzluktan kavrulmuşlardı. Annesi her sabah kalkıp onları sular, o uyandığında çoktan yapılıp bitirilmiş bu işlerin hiçbirini ruhu bile duymazdı. Kırmızı beyaz begonyalar, çingene pembesi cam güzelleri ve küpe çiçekleri susuzluktan boyunlarını bükmüşler, solmaya yüz tutmuşlardı. Küçücük bir bahçeye ne çok şey sığdırmıştı. Annesinin bir yandan bahçeyle uğraşırken diğer yandan Fatma ablayla, Akif amcayla, Sündüz’le laflaması, eğleşmesi geldi aklına… Birlikte çardağın altındaki masada çay içişleri, dumanı tüten börekler, uzayıp giden sohbetler…

O sabah bahçeyi dolaştıktan sonra ertesi sabaha kadar yattı. Hiçbir şeye dokunmadı, hiçbir şey yemedi. Düşünmek istemese de elinde olmayarak didikledi durdu hayatını. Sanrılı rüyalar gördü. Hasta olmuşcasına ateşler içinde yandı. Battaniyeyi kafasına çekip hayallerin ve hastalıklı sayıklamaların patikalarında dolanıp durdu sabaha dek. Kendini iyi hissetmiyordu, beklenmedik bir acı, çığ gibi etkisini giderek artırarak her şeyi içine almış, kendisiyle birlikte sürükleyip götürmüştü hayatını da. Anlamsızlık içini üşütüyor, elleri ayakları buz kesiyordu. Yenik ve kimsesiz hissediyordu kendini. Ancak anneleri öldüğünde insanların gerçekten büyüdüğünü ve “Şimdi ne olacak?” dediklerini anlıyordu.

Nihayet sabah oldu. Erkenden kalkmıştı. Önce duş aldı, kendine geldi. Giyinip saçlarını arkadan lastikle topladı. Güzelce kahvaltı etti. Kapıda sigarasını tüttürdü. Sonra geniş bir leğen alıp bahçeye çıktı. Fasulyeleri, biberleri, domatesleri topladı. Fasulyelerin ve domateslerin tüylü yapraklarının, çıplak kollarını kaşındırmasına aldırmadı. Motoru çalıştırıp hortumu çekerek sebze tarhlarına yatırdı. Biri bitince diğer tarha geçti, toprağın iyice suya doyması için çapayla tarhların kenarlarını genişletti. Yıllar yılı annesinin bu işleri nasıl yaptığını bilmediğini sanırdı, ama zamanı gelince görüntü hafızasından bulup çıkarmıştı işte. Bunların hepsini şimdi el yordamıyla yapabilmesine şaşırıyordu. Annesinin sulama için kullandığı süzgeçli kapla çiçek saksılarını dolaştı. Tabaklarını bahçedeki çeşmeye götürüp teker teker yıkadı. Ölmüş yaprakları dallarının arasından ayıkladı. Sonra meyve ağaçlarının altına birikmiş yaprakları tırmıkla bir kovaya topladı, götürüp çöpe bıraktı. Ve annesinin bunlara “gazel” dediğini hatırladı. Gazelleri güzelce temizleyince, eline süpürgeyi alıp evden bahçenin içinden doğru kapıya kadar uzanan taş yolu ve çardağın altını süpürdü. Annesi buraları süpürdükten sonra bir de yıkardı, o da terliklerini giyip yıkadı. Sebzeleri topladığı leğeni evde sofra bezinin üzerine boşalttı. Elmaların, armutların ve şeftalilerin altına dökülen meyvelerden yenebilecek olanları leğene toplamaya başladı.

Az sonra Fatma ablanın başı göründü karşıdaki bahçeli evin penceresinden. Annesiyle Fatma abla komşuluğun ötesinde ahbap sayılırlardı. Bir süre Pelin’e hüzünlü gözlerle baktıktan sonra, “Pelinim, yardım istiyor musun koçanım?” diye seslendi. O, “koçanım” deyince gözleri yaşardı Pelin’in. Çocukken mısır püskülü gibi sarı saçları vardı, annesi bu yüzden “koçanım” diye severdi kızını. Pelin öksürüp boğazını temizledi, neredeyse ağlayacaktı. “Yok, Fatma abla” dedi, “yapıyorum şimdilik…” dedi. Kadın bir süre daha baktı Pelin’e, hüzünle… Sonra ne yapacağını bilemeyerek içeri girdi.

Eve girdiğinde saat üçe geliyordu. Elindeki leğende tepeleme dolu olan meyvelere, odanın ortasına serilmiş sofra bezinin üzerindeki sebzelere baktı. Ne olacaktı bunlar? Ellerini, yüzünü yıkayıp Fatma ablaya gitti. Konserve nasıl yapılıyordu, öğrenecekti. Fatma abla sevinerek anlattı. Hiçbir detayı kaçırmadan dinledi. “Annenin bolca kavanozu vardır, onlara yaparsın” dedi. “İstersen yardıma geleyim, birlikte yapalım” dediyse de Pelin geri çevirdi. Tek başına yapmalıydı. Bilemediği bir şey olursa yine gelip sorardı. Eve dönüp sebzeleri ayıklamaya başladı. Konserve kavanozlarını buldu, yıkayıp süzülmeleri için bıraktı. Konserve işi tamamdı da, çok biber vardı, onları da turşu yapmak gerekirdi. Meyveleri reçel, komposto… Artık onlar bugünün işi değildi. Yarın da gider, reçel yapmasını öğrenirdi… Kendini işe iyice kaptırmıştı ki, telefonu çaldı. Erkek arkadaşı yola çıkıp çıkmadığını soruyordu. Duraksadı, “Sebzeleri ayıklıyorum, konserve yapacağım” dedi. Sevgilisi şaşkındı, “Konserve mi?” diye sordu. “Evet, konserve yapacağım, yarın da turşu…” “Ne zaman döneceksin peki?” Pelin bir süre sustu, kuru bir sesle “Bahçeyi bırakamam” dedi. Sanki her gün bahçeyle ilgilenir, konserve, turşu yapar gibi konuşmuştu. Karşı tarafın bir şey söylemesine izin vermeden telefonu kapattı.

Elindeki bıçağı atmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu şimdi. “Bahçemi bırakamam… Bırakamam…” Boğulurcasına ağlıyor, bir haftadır tuttuğu gözyaşları sicim gibi boşalıyordu gözlerinden. Odanın ortasına serdiği sofra bezinin üzerinde sebze ve meyvelerin içinde dakikalarca ağladı. (Sayfa 67-75)

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?

error: Content is protected !!