Reklam
Reklam

Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

Beçin, görülmeye değer

Reklam

Gülçin ERŞEN -
Yaklaşık üç yıldır Güllük/Milas'ta yaşıyorum ve en sonunda Beçin'i gezmek kısmet oldu. 20-30 yıldır burada yaşadığı halde yöreyi gezmemiş olanlara hayret ediyorum. Geçen Pazar Güllük'ten, 6'sına benim haber verdiğim, 9 hanım ve Milas'tan 6 kişiyle birlikte yaptığımız gezi ve doğa yürüyüşü hiç de sıradan değildi. Öncelikle, rehberimiz yörenin kültürü, tarihi ve arkeoloji konusunda son derece yetkin bir kişi; Gazeteci dostum Olcay Akdeniz idi. Beçin Kalesi ve çevresindeki tarihsel yerleri gezmekle kalmadık; yaklaşık 6 kilometrelik bir yürüşün ardından vardığımız "Denizcik", bize manzarası, kıyısında yaptığımız piknik ve çevresindeki yürüyüş ile tadına doyulmaz bir deneyim yaşattı. Buna havanın terletmeyen ve üşütmeyen güzelliği de eklenince...

Sabah 9.45 sularında Milas Atapark'ta toplanan gruba biz de Beçin kavşağından 7 kişi eklendik. Bir minibüsü ancak doldurmuştuk. Kalenin aşağısında araçtan indik ve yokuş yolu tırmanmaya başladık. Milat'tan binlerce yıl öncesinden günümüze uzanan bir yerleşim yerinin güzellikleri, gizemi bizleri bekliyordu. Beçin Kalesi ve yöresi hakkındaki tarihsel bilgileri herhangi bir kaynaktan araştırıp, öğrenebilirsiniz, ama Olcay Akdeniz'in söylenceler, öyküler ve anılarla süslediği bilgileri almak kadar tad vermeyeceği kesin. Karia Uygarlığı'nın ardından Bizans'ın, Selçukluların ve Osmanlıların egemenliği ve etkisinde kalan bölgenin zenginlikleri ve güzellikleri pekçok güncel ve bilimsel metne konu olmuş. Ancak, ben bu gezimizden aldığım bazı notları ve kendi izlenimlerimi aktarmakla yetineceğim.

 

İkinci Dünya Savaşı ve Milas

Yurt, ulus ve bayrak sevgisi büyük olan herkes gibi kaleye dikilmiş büyük Türk bayrağını fotoğraflarken, Olcay Akdeniz'in serzenişine kulak vermemek olmazdı: "Ülkenin en değerli kaynaklarını, varlıklarını, yerlerini yabancılara satıyorlar, sonra da dağ, tepe başına Türk bayrağı dikiyorlar..." Kaleden Milas Ovası'na ve manzarasına bakarken, ilk kez duyduğum bir bilgiyi de verdi rehberimiz: İsmet (İnönü) Paşa'nın başarılı diplomasisi sayesinde Türkiye İkinci Dünya Savaşı'na girmemiş, ancak bazı bedeller de ödemiş. Türkiye'de savaşın belki de en yoğun yaşandığı yer Milas olmuş. Anadolu'daki birkaç yerle birlikte Milas'ta da İngiliz Savaş uçakları için bir pist yapılmasına izin verilmiş. İngiliz Savaş uçakları -Türkiye'yi savaşa sokmak için- 1942'de bir gece vakti, Milas'ı bombalar. Şans eseri, yalnızca 3 kişi yaşamını yitirir. Ölenler arasında bir bekçi ve gebe bir kadın da vardır. İngiltere önce inkar etse de, sonradan Türkiye'ye tazminat öder. Rehberimiz, ülkemizde, ekmeğin karneye bağlandığı, o kıtlık ve yokluk dönemine ilişkin İsmet İnönü'nün şu ünlü sözünü de anımsattı: "Ben size süpürge otu yedirdim ama, kimseyi babasız bırakmadım".

Kale'yi, buradaki hamamı, asker odalarını ve halâ kalenin bekçiliğini yaparcasına buradaki kulübeciğini terketmemiş ninenin evini de gördükten sonra, sırasıyla M.Ö. 3000'lerden 17. Yüzyıl'a süren tarihin kalıntılarını gördük: Büyük Hamam, Kızılhan, Ahmet Gazi Türbesi, Orhan Bey Camisi'nden sonra Emir Avlusu'nu geçip Medrese'nin içerisinden geçip, sık çamlık ve makilik ormana yöneldik.

Yaklaşık 6 kilometrelik zorlu bir yürüyüşün ardından, ödülümüz büyük oldu. Yöredeki kireçli kayaların yeraltı suları tarafından yıllarca oyulması ve büyük yeraltı mağarasının çökmesiyle oluşmuş doğal göl "Denizcik", çevresiyle birlikte bize inanılmaz bir doğal güzellik sunuyordu. Çok kurak mevsimlerde derinliği, orta kısımlarda bir, bir buçuk metreye inen, kurumaya yüz tutan gölde daha çok sazan yetişiyormuş; kamıştan oltasıyla bir köylü, biri biz oradayken olmak üzere, 2 tane küçük balık tutmuştu. Gölün kıyısında çimler ve papatyalardan oluşmuş halının üzerinde, zeytin ağaçlarının altında, evde hazırladığım sandviçin arasına, dağdan topladığım taze kekikleri de koyarak, ziyafet çektim.

Biraz dinlenmiş, yakıt almış, ama göle doyamamış durumdayken, dönüş yoluna koyulduk. Rehberimiz, bu kez orman içinden değil, çobanların keçilerini otlattığı nispeten daha az yokuş, taşlı bir yoldan yürüttü bizi. Kalenin yakınlarına vardığımızda, Zaviye'ye, ardından 15. Yüzyıl'dan kalma Kubbeli Çeşme'ye uğradık. Kana kana doğal kaynak suyundan içtik. Müze girişinden ana yola doğru, bu kez yokuş aşağı yürümeye başladık.

Bizden başka birkaç turist ve piknik yapan iki üç topluluktan başka kimseye rastlamamıştık. Biz tam çıkarken, Aydın'dan özel arabalarıyla gelen 10 kişilik bir aile, kişi başı 5 TL olan giriş ücretine itiraz edip tartışarak geri döndü. Biz de kendi aramızda konuştuğumuzda, yabancı turistlere uygulanabilecek bu giriş ücretinin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına uygulanmaması ya da en fazla 1-2 lira olması gerektiği konusunda oydaştık. Olcay Akdeniz'in de dediği gibi; devletin kültür ve turizme katkıda bulunmasının bir yolu da kendi halkının buralara gelişini özendirmek, halkı bu konularda bilgilendirip bilinçlendirmektir.

Olcay Akdeniz'e, yörenin bu tarihsel ve doğal güzelliklerini, değerlerini yerinde görüp, öğrenmemize ve başkalarıyla paylaşmamıza aracı olduğu için çok teşekkür ediyorum.

 

(8 Nisan 2014 / Güllük)

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?

error: Content is protected !!