Reklam
Reklam

Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

‘Gece Adam’

Reklam

Hüseyin SERİN
Beyni ayaktaydı sürekli. Anlık, günlük, haftalık aylık saat dilimlerinde. Gece ise her zaman uzun boylu ve acar. Vahşi, acımasızdı. El ele, ten tene değmeye hazırken. Ve yüzü ve eli ve nefesi bukalemun!  Çırpındıkça, yaşamak istedikçe. Yürekli miydi gerçekten yoksa emir kulu muydu? Kafa yormaya çare uzaktı. Ama yaşanacaktı bu aylar, yıllar, yıllar. Bir eş, iki oğlan çocuk. Ve çap. Çapı neresinden zorlarsa zorlasın karşısında bin yüzlü bir gece. Neresinden vurursa vursun hiç eksilmeyen. Ama yaşamak delikanlıca direnmek, direnmek, direnmekti çaba. Daha çocuklar okuyacaklar, iş bark sahibi olacaklar, evlenip yurt yuva kuracaklardı. Çalışmalıydı canı gönülden, çalışmalıydı. Yorgunluk ne kelime. Uykusuzluk, hastalık ne. Zaten doğarken başlamış (belki de daha önce) ekmek ateşi. Yüreciği yalım yalım yanarken.

Gece  karanlık.  Işıksa uzak ara geride. Yine de eskimedi gözü, yaralı yazlara bakmaktan. Her bakış bıçak olup kesse de içlerini. Her söz kurşun bahar adımlarında. Cumhuriyette doğmuştu gece adam. Gelişip serpilip büyümüştü. Alınterinin sevdasına vurgundu. Yalan dolan üçkağıt. Onlar da neydi ki? Yüreği ezik bir karınca bacağı iken yaşam yamaçlarında. Elbet güneş bir gün ısıtacaktı tenini, emindi  bundan. Güvenliydi yarından. Balık sırtında nefes alıp verse de. Gözlerine dolardı gelecek baharların güzellikleri. Gecelere bir yudum su vermeden! Lakin zor bir başka olumsuzluktu sabahta, akşamda. Sıkıntılar her gün biraz daha artarak biniyordu sırtına. Nefes almak sıkarken boğazını. Sanayide üç kuruşa çalışmakla olmuyordu bu iş. Güldüremiyordu ferdinin hiçbir yüzünü. Çalışırdı eşek gibi çalışmasına ama hani iş, para? Gözü, gözleri güldürecek o iş nerede? Dışı gülse içi gülmüyordu gece adamın. Bari evinde gülse? O da olmuyordu çoğu zaman. İki gün güler yüz varsa, haftanın diğer beş günü geceydi. Ümitsizliğin sarhoşluğuysa bir başka yığılıp kalma. Yokluklara rağmen bulup buluşturmak zorundaydı ki aile ayakta kalsın. Ne yapsa olmuyordu işte, olmuyordu. Çalışması yetmiyordu gülmeye, gülmelere. Gece, gündüzlerini zaten esir almıştı. Bari yorgun gecelerine dokunmasaydı. Olmuyordu işte. Yürek sızıları yoklukları takmış peşine en olmadık yerde “Dur bakalım” deyip hesap kesiyordu.

Yüreği yangın yeriydi gece adamın. Yetiremedim, yetiştiremedimler her bulduğu delikten fırlıyorlardı. Ne yaparsa yapsın olmuyor, olmuyordu işte. Her gün her hafta değişirken yaşam şartları . Ağzından tatlı bir söz , cümle çıkmayalı evde herkes kararıp gece olmuştu. Gerçi kendisi esmerceydi ama, bir de çook gece binince sırtına tamamen kararıvermişti sanki gece adam Memet. Ağzıyla kuş tutsa yetişemiyordu güne, eve. Her gün birkaç eksik birden tuttukça yakasından.

Güzel gönlü üzüm şafağı idi. Kırıldıkça, dağıldıkça yüreksizlendi geceye, gecelere. Yüzü gece, geceler oldu, içleri gece, geceler. Adımları, içtiği sular. Yuttuğu lokmalar… Gündüz güneşini dağda bayırda görür oldu çalışmaktan. Bir gün olsun şöyle saat sekize, dokuza kadar yatamadı karısının gül kokulu koynunda. Evinde göremez oldu güneşin yüzünü. Çocuklarının sabah uykusunu. Karısının kahvaltı hazırlayışındaki aşkı, hamaratlığı. Sabahları böyleydi de akşamları farklı mıydı sanki? Hayır. Yılda dokuz on ay aynı sofraya oturamıyordu gece adam. Sabah beş buçukta evden servis arabasına koşmakta, akşamda altı, altı buçuğa kadar çalışmanın arasında. Akşamın, nöbeti geceye devrettiği zaman dilimlerinde yorgun argın eve dönüşü. Adımlarının “Hayır Mehmet. Gücümüz kalmadı. Şurada biraz durup dinlenelim. Böyle zorlarsan, yarın işe de gidemezsin bak…” uyarılarına aldırmadan “Dinleneceksem evde dinleneyim”di yanıtı kendine. Elini yüzünü yıkayıp üç beş lokma çiğnedikten sonra oturduğu yerde uyur kalırdı gece adam Mehmet. Hayır, bu hırs değildi. Yoklukları aza indirme  çabasıydı mutluluk olsun diye evinde. Umut ateş pahası olsa da. Yüreksiz miydi? Hayır. Onursuz muydu? Hayır. Tembel miydi? Hayır. Peki neden yetişemiyordu yıllarını kanatıp duran yokluklara.  Ömrünü çöle döndüren bu suni yüzsüz yaratıklara. Serçe gibi çırpındıkça aklı, bedeni neden sarılamıyordu sarmaşık gibi güneşe.

Yüreği yağmur suyuna hasretti ay kestikçe gönlünü. Akşamdan kalma şehir bakışları gibi. Mutluluk, sevinç, bayram yeri; başka başka sokakların, caddelerin insanlarında boldu. Eksiliği neydi ki onlardan? Herkes eşit doğmuyor muydu yoksa anasından. Yanılgı buradan mı başlıyordu? İnsanlar gerçekten eşit mi doğarlardı? Güneş aynı, ay aynı. Yıldızlar, meridyenler, paraleller; dünya aynı iken? Bu tez bir göz boyama, gönül avutma olmasındı sakın? Eşşek gibi çalışıyordu işte. Ama yine, yine yoktu. Küçük oğluna  doğum gününde bırak bisiklet almayı istediği montu bile alamadıktan sonra, ‘sıç üstüne mantar bitsin’di bu ömrün. Yoo, bu böyle olmayacaktı. Bu ülkede doğru dürüst yaşama hakkı yoktu gece adama. Ne yapıp edip kapağı yurt dışına atmalıydı. Mesleği de para ediyormuş dışarı da. İyi de nasıl gidecek gencecik, papatya tarlası gibi helalini, iki oğlunu bırakıp? Bir şeylerin kesilip atılması gerekebilirdi, şarttı. Yurt dışı bir çıkış, bir büyük umut, bir yol, bir çare…

Yüreği yürekti de karşıki yürekler yürek değildiler onca. Hangi taşın altına elini, yüreğini koysa altta kalan hep kendisi oluyordu. Rastlantının ‘bu kadarına da pes’ti doğrusu. Akıl kârı hiç değildi. Anlaşılan buralarda ekmek yoktu artık ona. Ne yapsa ne etse boşuna çabaydı. Güneş doğuyordu, yokluk kabadayı. Ay doğuyordu, yokluk baş pehlivan. Yokluğu altına alıp yenemiyordu bir türlü. Gün yüzü göstermiyordu zalim. Sıcak bir yatakta uykusuzluktu aslı. Az yetmiyor çoksa zaten yoktu, erişilmezdi. İki oğlansa cabası. Vay başım, gözüm. Vay yılım, yaşım. Körpelerim, aşklarım. Kursak düğümlerim. Yedi düvele yetecek yüreğim sizlere yetmiyor. Yazık (kaderse eğer) kadere yazık! İnsana yazık. İnsan yöneticilerine yazık! Ayıp demek boşuna dil yorgunluğu. Anlayan anlamadıktan sonra neye yarar. Vücudunun dörtte biri ısınır gibi olurken dörtte üçü donuyor dağ ayazlarında. “Beni neden bu ülkede dünyaya getirdiniz ana, baba. Başka yer yok muydu? Yoksa eğer bir çalı dibi bile mi bulamadınız?  Offf , off…

Gece adamı sarıp kuşattıkça, akıl yorgunlukları; efkarlar bastırıyorlardı dağda, bayırda, bağda, bahçede. Lâkin yokluğun kılı bile kıpırdamıyordu bu delice isyandan. Altı bin de yüzdü şansı. Dünya kırk kulplu bir kazandı. Aklını kullansındı. Gözünü açsındı isyanlara sarılacağına. Karalar bağlayacağına …

Mangal gibi yürek ne işe yarardı güneş ışığına evde sarılmadan, okşamadan. Sıcak bir kupa çayı helalinin elinden içmeden. Yatakta uyuyan sabilerinin ses sıcaklıklarını kulağıyla almadan. Helalinin baygın gözlerle kapıya kadar gelip “Akşama erken gelmeye bak. Öyle gece yarılarına kadar bekletme beni soğuk yatakta” der gibi fırın sıcaklığı sesinin soyunur gibi yapışkanlığındaki özlemin yüreğinde açtığı yaraları onaramadan ekmek peşine koşmanın çaresizliğini yaşarken “Hadisene be oğlum. Bak, senin yüzünden yarım saat geç varacağız yine işyerine. Bu böyle olmuyor ama. Yine fırça yiyeceğiz sabah sabah. Bu kaçıncı yahu?”daki sitemleri dişlerinin arasına gizleyip “Geldim çavuşum geldim”deki telaşın alınterine saygısını hafife almadan koşuş. Güveni sarsma, sıcaklıkları istemeden bırakış daha ne kadar sürecek? Herhalde lotaryadan ikramiye çıkana kadar. Ya da bir dış ülkeye kapağı atana kadar iklimlerinde savaşırken beyni, “Haydi kahvaltıya” komutuyla beyin damarları başka yöne yöneliyordu.

İşte başlamıştı sıradan bir gün daha. Bilmem ne makinesi arızalanmış, koş Mehmet. Falanca araç akis kırmış koş Mehmet,  falanca dozer su kaynatmış galiba koş Mehmet …. Günü, ayı, yılı böyleydi işte. Koş Mehmet, koş. Ama ay sonunda ele geçen koşmuyordu hiç. En son bir önceki bayramda elbise alabilmişti eşine. Çocuklarıysa birer ayakkabı ile birer tişörtle kandırıp kendini pas geçmişti. Gün günden kötü geliyordu doğrusu. Sıka sıka, sağa sağa yüreği kuruyordu, kurumuştu. Akşam eve geldiğinde bir avuç sıcaklık, yakınlık; bir gamzenin güldüğünü ara ki bulasındı. Ödü patlıyordu “Şu bitti, bu bitti” denmesinden. Bırak karısıyla cilveyi stresten gözünü bile açamıyordu çoğu zaman. Hay böyle hayatın ... Olmuyordu arkadaş. Eşşek gibi çalışması, karısının bahar yüzünü geceden geceye yorgun argın görmesi, çocukların “Baba, söylediklerimizi alıverdin mi?”deki sıcaklıkları artık bunaltıyordu beynini. Boğuluyordu açıkçası. İçin için kararıyordu gece adam. Belki de çıkış uzunca bir çam ağacıydı. Bu çıkmaz sokaklardayken çıktı geldi iş ve işçi bulma kurumundan muştu …

İki yıl sonra yurda döndüğünde yine de çabalarının yeterli olmadığını; yaşama bıraktığı yerden yeniden başlayacağını doğrusu kendisi de beklemiyordu Mehmet’in. Yememiş içmemiş, biriktirmiş (Hoş, yiyip içecek yerler vardı da çalıştığı şantiyede) memlekete döndüğünde en azından başlarını sokacak bir ev, oğullarına iyi kötü bir gelecek sağlamak ümitlerinin yarı yolda kaldığını görmek açıkçası bezdirmişti Mehmet’i. Ülke toz dumandı yine. Sendi-bendi, sağdı-soldu seçimdi enlem ve boylamlarında çalkalanıyordu.

Ne yapsındı Mehmet? İyi kötü bir kondu çekebilmişti işte altlarına başlarını sokacak. Tamir falan ettirip bir iki oda daha yaptırmıştı kazandıklarıyla. Hepsi buydu. Yaşamsa tüm ataklığıyla, aldırmazlığıyla dört nala koşuyordu. Hazıra da dağ dayanmıyordu işte. Sinmişti, ürkmüştü Mehmet. Evdeki hesap pazara çarşıya uymuyordu. Yüreksizleşmiş miydi? Hayır. İşten yılıyor muydu? Hayır. Artık çalışmak ağır mı geliyordu? Hayır. Çaresizdi gece adam, çaresiz. Oğlanların elleri iş tutmaya başlamıştı ama kazançları kendilerine yetmiyordu, bırak eve yardımı. Askerlik çağında iki tosun. Biri zaten üniversiteli. Olacaktı o kadar. Olacaktı da … Üstelik epeyce de asileşmişlerdi. Laflarının üstüne laf kondurmuyorlardı hiç. Analarını zaten salladıkları yoktu, da biraz olsun kendisinden çekiniyor gibiydiler. Bunun sonu nereye varacaktı böyle? Kendisi de genç olmuştu zamanında.  O gençlikle bu gençlik çok farklıydı. Kendi gençliği üretime önem vererdi. Bu gençlikse tüketim ağırlıklı bohem bir yaşam içinde zikzaklar çiziyorlardı. Yarın düşüncesi pek yok gibi geliyordu Mehmet’e. Oysa gençlik, gençler böyle mi olmalıydı. Kendisi, nerden bakarsan ellisine gelmişti. Daha ne kadar böyle yoğun çalışabilirdi? Bu çocukların gelecekleri ne olacaktı? Komşuları, “Buna da şükür Mehmet, buna da şükür” deyip duruyorlardı. Oysa gece adam şükür edebiyatlarının üstlerine çoktan sade kahveler, soğuk sular içmişti. Bugün aç da açık da değillerdi elbette de, üç beş ay sonra elde avuçta bir şey kalmayacaktı bu gidişle. Günde üç öğün dört iri boğaz. Ne yiyip içeceklerdi? Oğlanların evi düşündükleri mi vardı sanki. Hangisi “Al baba bu ayki maaşım” diyordu. Nefesleri sağ olsundu da, yarına ayrılan lokmaları yoktu hiç. Öyle ya, bu hayat her zaman gülüm balım değildi ki. “Allah göstermesin”di de, bunun hastalığı vardı, kazası vardı. Üç beş kuruş bir köşeye koymak gerekmez miydi? “Keşke” diyordu, “Bir Avrupa ülkesinde dünyaya gelseydim. Yaşantı, bakış açısı, düşünce, geçim, sosyal olanaklar, ilgi, bilgi, algı çok daha farklı olurdu.” Gelgelelim bu ülkede dünyaya gelmişti. Akıllı yönetilemeyen, yönetilmeyen bu ülkede. Oysa gazetelerin birinde mi yoksa bir kitapta mı, bir yerde okumuştu. Dünyada altıncıymış ülkesi Mehmet’in yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları bakımından. Varsıldı da bu perişanlık, vurdum duymazlık, bencillik, rant kavgası neydi böyle yarabbi?! Akıl sır alacak gibi değildi  doğrusu. Akıl alıyordu da sır sırtını dönüp sırlaşıyordu….

O gün nasılsa izinliymiş gece adam. Akşamüstü eşine çay demletmiş, kondusunun da başına tüneyip özlemle, beraberce yudumluyorlarmış çaylarını. Güneş, Aksivri’nin Kalpli Dağ’ın göbeklerine doğru ağır ağır tırmanırken .

- Oo oo, komşum geliyor hanım. Şairim, yazarım geliyor bak. Acele tarafından bi kupa çay dolduruve bakem.

- Bu gün gece adamlığı azat mı ettin Mehmet. Hangi dağda kurt öldü yahu. Demek ki yüzünü güneşli bir günde görmek de varmış yahu.

Sağ ol şairim, yazarım. İşte nasıl olduysa, “Yarın izinlisin” dediler işyerinden. Ben de bugün saat on ikiye kadar uyumuşum deliksiz. Aslında çok da iyi geldi hani. Bir güzel dinlenip kendime geldim. Kahvaltıdan  sonra biraz televizyon izleyeyim dedim, sıkıldım. ‘Alışmadık götte don durmaz’ derler ya  öyle işte. Hindi de çay içik duruz işde gördüğün gibi gaşık duşmanıylan. Gelive de beraber olalım gomşum. Hem ni oldu benim hikayem yazarım? Daha yazıp bitiremedin mi allasen? Bak garışmam ha. Bitirince bene okuvecesin una göre.

- Senin şu esmer ve yalansız yüzünü gün ışığında gördüm ya bu yeter. Sağ ol gece adam. Nüfustaki adınla Mehmet, mahalledeki adınla Kadir. Tabii ki ortak olurum çayınıza. Hikayene gelince; az kaldı gece adam, az kaldı …

Gece adam Mehmet; hazır ye ye bakmış ki böyle olmayacak. Hazıra dağ dayanmıyor. Teker istediği gibi dönmüyor. Araştırıp soruşturup şirketin birine atmış yine kapağı, eşinin anlattığına göre. Sabah beş buçukta kalkıp servise ulaşıyor, yedide şantiyede kahvaltı edilip hep beraber sekizde işbaşı yapıyorlarmış. Akşam da altıda paydos. Eve ulaşma ise yedi gibi. Yine gün yüzüne hasret tabii evinde ama akmasa da damlatıyormuş Mehmet. Yıllardır karısının yüzünü gündüz gözüyle sadece izinli olduğu zaman görebiliyormuş. Gerisi çalış, çalış, çalış…

Çalış gece adam çalış. Bu ülkede çalışanın kıymeti  yok. Çalışanın iki yakası bir araya gelmiyor. Ama çalışmaktan başka seçenek de ortalıklarda görünmüyor. Görünüyorsa da çalışan farkında olmuyor, olamıyor.

Çare sizsiniz Kadir ailesi. Çaresiz değilsiniz.

Gözleri alev gibi yakıcı iken sözleri sümbül kokuyordu. Saçlarının büyük bir bölümü karlı. Geriye kalanlarsa gri yağmur bulutu. Sıcaklığının yanındaysa ekvator halt etmiş gece adamın ….

Mart 2015 / MİLAS

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?

error: Content is protected !!