
ABDULLAH GÜRGÜN
( gurguna@hotmail.com )
“Eğil salkım söğüt eğil
Bu benimki sevda değil
Eğil yağmur rüzgar eğil
Bu benimki sevda değil”
Zülfü Livaneli
KİMDİR?
20 Haziran 1946’da Ömer Zülfü Livanelioğlu olarak doğdu. Bu yıl 80 yaşına erdi.
Kutlu olsun.
On bir yaşında babasının armağan ettiği saz ile müzik yaşamı başladı. Çaldı, söyledi, besteler yaptı, şarkı sözleri yazdı.
Kitap kurduydu, hep okuyordu. Okuyan adam konuşur, yazar, tartışır. Yazmakla kalmadı, yayıncı da oldu. İsveç’e geldiğinde müzik çalışmalarını sürdürdü; ilk uzunçalarını burada yaptı. Film müziklerine imza attı. Politika Gazetesi’nde gazeteciliğe başladı. Türkiye’ye döndüğünde kısa bir süre İsveç Radyosu’na haberler hazırladı. Televizyon programları hazırladı. Ödüllü filmler yaptı.. Yurtiçinde ve yurtdışında konserler verdi. Pek çok ünlü sanatçıyla sahneye çıktı. Milyonlara seslendi. Milletvekili oldu, Türkiye’yi UNESCO’da temsil etti... Ardı ardına romanlar yazdı. Livaneli Vakfı’nı kurdu. Bodrum’da edebiyat konferansları düzenliyor. Müzik, edebiyat ödülleri; bir de kız kardeşi Seyhan için öykü ödülleri var. Son günlerde bir de edebiyat dersleri vermeye başladı. Pek çok alanda başarılı; daha yaşarken adına kültür evleri açılan, heykelleri dikilen bir sanatçımız.
Bir nefeste aklıma gelenler bunlar... Liste uzatılabilir...
Kültür, sanat, sinema, müzik ve edebiyatla süregelen bir ömür. Alkışlar, övgüler...
Ve aynı zamanda bazı öfkeler, yergiler...
Bunca eser vermiş, milyonların gönlüne yerleşmiş bir sanatçıya yönelik öyle sert saldırılar, sözde eleştiriler görüyorum ki bazen şaşmamak elde değil.
İnsan tanındıkça seveni de sevmeyeni de, dostu da düşmanı da çoğalıyor.
Herkesin günahı, sevabı var; iyi, kötü yanı; doğruları, yanlışları var. Bir görüş, söz yazı, fikir, eser mutlaka yanlış görülebilir, yanlış olabilir. O konuda hani İsa Peygamber’in bir sözü var: "İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın”. Empati, duygudaşlık, eşduyum, yani kendini başkasının yerine koyabilme...
Kuşkusuz başarılar övüldüğü kadar yanlışlar da eleştirilir. Eleştirilmelidir. Peygamberleri ve tanrıları bile eleştirebildiğimize göre bunda sorun yok. Ama insanın iyi yanlarını öne çıkarıp kötü yanlarını dostça göstermek varken eleştiriyi saldırı gibi kullanmak, kantarın topunu fena kaçırmak!?.
Onlarca beste, yazı, film. Dünyanın her yanında, birlikte söylenen şarkılar, okunan kitaplar, izlenen filmler...
Bence 80 yılın sevapları çok ağır basıyor.
BEKLE BENİ
Zülfü Livaneli’nin Bekle Beni adlı romanını okuyalı epey oldu. Okuduğumdan beri içimde onun sevdasını yazma isteği var.
Kimileri kitabı, haksız yere baskı görmüş, eziyet çekmiş insanların bir hesap sorması olarak değerlendirdi övdü, yüceltti. Bir kesim de, “Zülfü Livaneli kaç yıl hapis yatmış, kaç fiske yemiş ve onu kim sürgüne göndermiş?” dedi, kitabı küçümsedi.
Zülfü Livaneli, üç kez kısa sürelerle gözaltına alınmış, uzun zaman yatanlarla aynı koğuşta kalmış, işkence görenlerin çığlıklarını dinleyerek, işkence edilme sırasının ne zaman kendisine geleceğini beklemiş, o korkuyu yaşamış ve bugün de o günlerin etkisinde. Korktuğu başına gelmemiş. Serbest bırakmışlar. Ne var ki, yeniden içeri alınma olasılığı çok yüksek... Korku dağları sarmış, çalışma koşullarının kalmadığını görmüş; aynı şeyleri yaşamamak için ülkesinden ayrılmış. Boş durmamış. Yurtdışında çalışmalarını sürdürmüş. O korkunç karabasan günleri geride kalınca yurda dönmüş. Çalışmalarını hem yurtiçinde hem de yurtdışında sürdürmüş.
İşte kitap bunları yaşayanların, bu haksızlıkları bu acıları yaşatanlarla bir hesaplaşması... Anılardan, olaylardan esinlenilerek yazılmış. Adı üstünde, bu bir roman. Gerçeklerden esinlenilerek yazılmış bir kurgu... Zaten istediğiniz kadar yaşananları bire bir, tıpkı yaşandığı gibi yazmaya, anlatmaya çalışın kurgulamaktan kurtulamazsınız.



Kitap çıktı, birçok Ankara Cumhuriyet Liseli okuldaşım da Livaneli’yi eleştirdi: “Neden bu kitabında da Cumhuriyet Lisesi’nde okuduğundan bahsetmiyor?”
Anlatacağım.
GİDİP DE DÖNMEMEK
Kitap bende, hüzünle karışık bir hayranlık uyandırdı.
“Bekle Beni”, güzel günlere inanan ve o günler için çırpınan, eserler üreten bir sanatçının haykırışı, umudu; tüm kötülüklere, zorluklara karşın hayata umutla bakışı.
Var oluş koşullarının yok olmaya yüz tuttuğu bir dönemde, zorunlu ayrılışının güzel bir de dönüşü olacağını söylüyor sevdiği kadına,
Bir erkeğin kadınına “Bekle Beni” demesi bir endişeyi de dile getiriyor: Ya beklemezse?!.
“Bekle beni, döneceğim,
Bütün direncinle bekle beni.
Bekle hüzün yağmurları
Gökyüzünü kaplayınca,
Karakış üşütürken bekle,
Sarı sıcaklar yakarken bekle.
Kimseler beklemezken bekle beni.”
Konstantin Simonov (1)
Kitap benim için daha çok bir aşk hikayesi, sevda öyküsü, yaşam arkadaşlığı, yoldaşlığı, birliği romanı...
Zülfü “aşk” yerine, “sevda”yı yeğliyor...
BİR BAKIŞTA
Kitabın ilk tümcesi:
“Selim, lisenin eskimiş ahşap kokan koridorunda, zamanın çarklarının durduğu o sıkıcı anda birden Leyla’yı gördü; bir anlık bir ışıltıydı.”
Kitabın kahramanı Selim’in Leyla’ya sevdası böyle başlıyor. Selim mektup yazıyor aynı sınıfta okuyan Leyla’ya, arkadaşıyla gönderiyor. Ertesi gün ön sıralarda oturan kıza bakamıyor bile ama kız zil çaldığında sınıftan çıkarken bir bakış bakıyor ki Selim’e...
“İşte bu bakış, sevdanın ilk adımı” oluyor. Mektuplaşmalar, pastane buluşmaları derken lise yılları arkada kalıyor ve evleniyorlar... Bir kızları oluyor...
Selim evden işe işten eve gidip gelecek biri değildir:
“Okuduğu okullardaki öğretmenler, ailesi, tanıdıkları, devlet kurumları... herkes onun bir sıra neferi olmasını istiyordu, bir dişli olmasını, çarkın içinde. Oysa o, hepsine karşı direnmek ve kendi kendisinin sahibi olmak anlamına gelen ’seçmek’ fiilini gerçekleştirmek istiyordu. Bıçağı sağa, çatalı sola koymak gerektiğini biliyordu ama uygulamıyor, çatalı sağ eline alıyordu. Soranlara da, ‘belki böyle daha rahat, niçin her öğretileni yapıyorsunuz?’ diye soruyor, okulda canından bezmiş öğretmenlerin tekrarladığı klişelere karşı çıkıyor, her şeyin sebebini sorarak bazılarını çıldırtıyordu.” (sayfa 28)
Selim bu asi, aykırı ruhun kendisini nerelere götüreceğini biliyor muydu? Sevdalısına, ne olursa olsun, her şeyin üstesinden geleceğini; kendilerini sevdalı bir hayatın beklediğini, söylüyordu.

SEVDALIM HAYAT
Akasya kokan gecelerde
Türküler söyleyip dolaşırdın sen
Birer birer dökülen hecelerde
Kendi yüreğinle yarışırdın sen
Sağ olsun uçan kuşlar, çiçeğe durmuş ağaç
Yaşasın sevdalılar, sevdalım hayat
Karanlıktan güçlüydü hep aydınlık
Uzakta parlayan sımsıcak ışık
Şiir sana tutkun, sen ona aşık
Kendi yüreğinle yarışırdın sen
Yaşam, dalga dalga uzar giderdi
Ölüm, gözümüzde bir arpa boyu
Çocuk gibi öper, okşar, severdim
Yediğim ekmeği içtiğim suyu
Sağ olsun uçan kuşlar, çiçeğe durmuş ağaç
Yaşasın sevdalılar, sevdalım hayat
Zülfü Livaneli
( https://www.youtube.com/watch?v=tEUxySlvSlU&list=RDtEUxySlvSlU&start_radio=1 )
Devam edecek




