

Celal DURGUN
O, bir heykeltıraş. Taşa toprağa şekil veren, cadde sokak ve meydanları süsleyen heykellere imzasını atan kişi. Heykelle yatıp heykelle kalkan bir sanat adamı. Milas’a sanat eserleri vermeye hazır gönüllü bir heykeltıraş. Elinden tutulsa, destek olunsa, Milas’ın meydanlarını, caddelerini, sokaklarını süslemeye hazır bir Milas sevdalısı.
O, aynı zamanda yakın tarihimizin tanığı olan bir asker emeklisi. Dağlarda, PKK ile çarpışmış bir komutan. Bildiği, gördüğü, yaşadığı “derin” bir hayatı olmuş.
Kemal Arıkan’la, sanatı, sanatçıyı, Milas’ı konuştuk. Çok önemli şeyler söyledi. Güzel önerilerde bulundu.
Kemal Arıkan’la, yaşadığımız günlere ışık tutacak konuları da konuştuk, siyasete de girdik.
İşte sorularım, işte Kemal Arıkan’ın yanıtları.
- Kemal Arıkan kimdir?
Kemal Arıkan, 18 Kasım 1957 yılında doğan, bir subay çocuğudur. Babam bir köylü çocuğuyken Cumhuriyetin sayesinde okumuş ve subay olmuştur. Ailenin tek erkek çocuğu olarak Kayseri Develi’den askeri okula girmiş, subay çıkmış ve Türkiye’nin değişik il ve ilçelerinde görev yapmıştır. En son 1974 yılında Kıbrıs harekâtına katıldıktan sonra İstanbul’a tayin olmuştur. Maalesef İstanbul’da bir trafik kazası sonucunda babamı kaybettim. O kazayı ailece geçirmiştik. Babamı ve ağabeyimi bu kazada kaybettim. Kazadan sonra okulu bıraktım.
- Nerede okuyordunuz?
Lisedeydim. Abim de Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde okuyordu. O dönemler ben heykelle hiç ilgilenmiyordum. İstanbul’da işportacılık yapıyordum. Osmanağa Camisinin önünde kazak satıyordum. Tesadüfen babamı çok seven bir komutanının eşi beni görmüş, “Sen Mehmet Ali Yarbayın oğlu musun?” dedi, benimle ilgilendi, durumu eşine anlatmış. Eşi de aynı yerde beni gördü ve 1974 Kıbrıs hareketine katılan subayların çocukları için Kuleli Askeri Lisesi’ne alınmak üzere iki kişilik kontenjan tanındığını söyledi, beni yönlendirdi. Birisi Kıbrıs’ta şehit olan Albay Karaoğlu’nun oğlu bir de ben, Kuleli Askeri Lisesine kontenjandan girdik.
Ailem ve çevrem çok sevindi. Ama doğrusu ben pek sevmedim, okulu bırakmak istedim. Kuleli’de bize kalıp kalıp sabun dağıtırlardı. Sıkıntıdan bunları yontarak heykelcikler yapardım. Arkadaşlar bana taş, sabun getirerek kendi portelerini ya da kız arkadaşlarının portelerini yapmamı isterlerdi. Onları kırmazdım.
Okuldan ayrılma isteği her geçen gün daha da artıyordu. Bir gün, çok sevdiğim hocam Albay Saraçoğlu aynı zamanda çok iyi bir ressamdır. Dikkatini çekmişim ki biblolarımı görmek istedi, elimdekileri gösterdim. Memnunlukla incelediğini hissettim. Benimle ilgilendi. Bu arada söyleyeyim, derslerim de iyi sayılmazdı. Sabun yontmak, taş yontmak beni daha mutlu ediyor. Hocam, arkadaşlarımdan, ders çalışmayarak okuldan atılmak istediğimi öğreniyor.
Beni çağırdı, yanına oturdum, yaşamdan, gelecekten, sanattan söz etti ve benden derslerimi ihmal etmeme sözünü vermemi istedi.
- Nasıl bir söz verdiniz?
Derslerime çalışmamı istemişti. “Türk resim tarihinin ilklerinin hep askerler olduğu”nu, “ama asker kökenli heykeltıraşımız olmadığı”nı anlattı. “Belki de asker kökenli ilk heykeltıraş olacağımı” söyledi.
“Bana söz vereceksin, okulu da heykel çalışmalarını da bırakmayacaksın, ben sana her konuda destek olacağım” dedi. Orada komutanıma söz verdim ve sözümü tuttum, hem heykel çalışmalarımı sürdürdüm hem Askeri Liseyi bitirdim.
Sonra Kara Harp Okuluna girdim. Normal subay olmak için okuyorum. Önce biniciydim, at bindim. Sonra bu spor dalı kapatılınca bizi piyade yaptılar. Pilotluğa geçmek istedim, sağlık nedeniyle geçemedim. Göz yetersizliği buna engel oldu. Bu arada Cihangir Akşit adında asker kökenli ressamla tanıştım. Ben öğrenciyim, O komutan. Onunla birlikte Harp Okulu’nda seramik atölyesini kurduk. Atölyemizde dışarıdan Hamiyet Çolakoğlu, Naim Uludoğan gibi ünlü hocalar ders verdiler. 4 yıl hocalarımla birlikte hem seramik hem resim hem de heykel çalışmalarına katıldım. Teğmen olarak okulu bitirdim. İlk görev yerim Erzurum Oltu oldu. Artık askerliği severek yapıyordum. Fakat aklımın bir tarafında da hep heykel var. Arazide, dağda dolaşırken işime yarayan taş bulduğumda onları toplayıp akşamları yontuyorum. Bir hayli küçük heykellerim olmuştu. Daha sonra Denizli’ye atandım. Denizli’de acemi birlik komutanlığı yapıyorum. Burada suluboya ressamı Celal Günaydın ile tanıştım. Bu arkadaşımla birlikte Denizli Sanat Evini kurduk, Denizli Sanatçılar Sokağını düzenledik, Denizli’de ne kadar sanat etkinliği varsa hepsine katıldık. Benim subay olduğumu bilen yoktu.
Daha sonra Kıbrıs’a tayin istedim.
- Neden Kıbrıs?
Çünkü Kıbrıs’a, İngiltere’den çok iyi heykel malzemelerinin getirildiğini duymuştum. Başkaları Kıbrıs’tan, elektronik eşya, alkol almayı tercih ederken ben heykel yapımında kullanacağım malzemeleri almayı tercih ettim. Kıbrıs’ta iki yıl kaldım. Maaşımın neredeyse tamamını alet ve edevat almaya harcadım. Türkiye’ye dönünce atölye kuracak kadar malzemem vardı.
Sarıkamış’a tayinim oldu. Sarıkamış’tan Gaziantep’e atandım. Bu arada terör olayları başladı. Ben tam 13 yıl bire bir çatışmalar içinde olan birliklerde komutanlık yaptım. Kuzey Irak, Irak, Ağrı Dağı, Tunceli, Eruh, Şırnak, Cizre ve o bölgelerde bulundum. Her türlü olayları yaşadım, gördüm. Bunu bir vatani görev kabul ettim ve yaşadım. Ama heykel yapma isteğimi, bu koşullarda dahi yitirmedim.
O günlerde Tunceli’deyim, şimdi içeride olan Korgeneral Nejat Bek, o zaman Alay Komutanı, benim heykel yaptığımı bilmiyor. Necati Özgen ile birlikte Erzincan Ordu Komutanlığının önüne bir heykel koymayı istiyorlar. Mehmet Aksoy benim yakın arkadaşım. O’na gidiyorlar fiyat alıyorlar. Mehmet Aksoy, komutanlarıma “niye bize geliyorsunuz, sizde bir heykeltıraş var, bulun onu, O adama yaptırın” diyor. Adımı öğreniyorlar. Önce, orduda bir heykeltıraş subayın olduğuna inanmıyorlar. Aksoy hoca durumu anlatınca inanıyorlar ve beni aramaya başlıyorlar. Bir gün dağda ciddi bir çatışmadayım. Telsizde bir anons geldi, en yakın jandarma karakoluna yaklaşmam istendi. Bulunduğum yer telsizle görüşmeye yeterli değil. Karakola gittim, telefonda, karşımda Korgeneral Kudret Cengiz, Ordu Kurmay Başkanı, “Evladım sen heykel yapıyor musun” dedi. “Evet komutanım” dedim. “Helikopter gönderiyorum” dedi, helikopter geldi beni aldı. Erzincan Ordu Evine gittik. Dağdan gelmişim üstüm başım, sakalım berbat. Hemen üst baş verdiler, tıraşımı oldum. Komutanımın karşısına çıktım. Komutanım önüne iki tane resim koymuş, birinde MG3 makineli tüfek taşıyan bir asker, diğeri de “kayakçı” bir asker. Böyle heykeller yaptırmak istediğini belirtti. “Yapabilir misin” dedi “Evet” dedim. ”Kaç günde bitirirsin” sorusunu yöneltti, “10 günde bitiririm” yanıtını verdim inanmadı, şaşırdı. Kaç metre boyutunda olacağını sordum, “insan boyutunda” dedi. Çadır kurdular, malzemelerimi verdiler, bir de yardımcı asker. Dediğim gibi heykelleri 10 gün içinde bitirdim. İşin acı yanı; ben o heykellerimin konduğu yeri görmeden şiddetlenen çatışma yerime geri dönmek zorunda kaldım. O heykellerin fotoğrafını 5 gün önce bir albay bana gönderdi. 20 sene sonra heykellerimin fotoğrafını gördüm.
Bir türlü nasip olmadı. Erzincan Ordu Komutanlığı önündeki heykellerimi göremedim.
Aradan yıllar geçti, Nejat Bek, Tayin Daire başkanı oldu. Ben de Tekirdağ Saray’dayım. Işık Koşaner, Harp Okulu Komutanı. Beni Harp Okulu Komutanlığına heykel yapmak üzere atadılar. Orada benim için heykel atölyesi kurdular. Burada bir yıl heykeller yaptım. 18 Mart 1998 yılı Çanakkale Zaferini kutlama etkinlikleri için istenen 6 adet rölyef hazırladım. Bunlar Çanakkale ve Milli Kurtuluş Savaşımızı anlatıyordu. Cumhurbaşkanı, komutanlarımız o zamanki Kara Kuvvetleri Başkanı Atilla Ateş, “Bunları kim yaptı” diye sormuş. Beni göstermişler. O akşam beni Harp Okulu Komutanlığından, Kara Kuvvetleri Komutanlığına aldılar. Atilla Ateş, beni Kara Kuvvetleri Binasının altındaki müzeye götürdü, gezmemi istedi ve buraya yeni şeyler eklemek istediklerini belirtti. Gezdim, gördüm ki, müze Osmanlı Müzesi gibiydi. Türkiye Cumhuriyeti dönemini anlatan bir eser yoktu. Ne Sakarya, ne Birinci ve İkinci İnönü Savaşları, ne Kocatepe Afyonkarahisar hiçbiri yoktu. Durumu komutanıma anlattım. “Çanakkale savaşı bir Osmanlı savaşıdır, burada Milli Kurtuluş savaşımızı anlatan eser yok” dedim. Bana kızdılar. Ancak dediğimi de kabul etmişler ki Milli Mücadeleyi anlatan eserleri yapmama izin verdiler. Birinci İnönü, ikinci İnönü, Dumlupınar, Sakarya, Büyük Taarruz ve Atatürk’ün devrimlerini içeren ve bunun içinde Kara Kuvvetlerimizin önemini anlatan heykel ve rölyefleri orada tamamladım.
- Bu yaptıklarınız nerede sergileniyor?
Kara Kuvvetleri Komutanlığı Komuta Merkezinin alt katı, olduğu gibi müzedir.
- Yani oradaki heykeller ve rölyefler size ait.
Evet. Kara Kuvvetleri Komutanlığı bahçesinde de, Harp Okulu bahçesinde de heykel ve rölyeflerim var.
Sonra Anıtkabir projesi gündeme geldi. Necdet Timur, benden, askerliğini yapmakta olan heykeltıraş ve ressamları toparlayarak Türk tarihini, Türk Kara savaşlarını anlatan müze çalışmasını yapmamı istedi. Araştırma içine girdim, tarihçilerle konuştum, sanatçı arkadaşlarıma danıştım ve çalışanlarımla birlikte Türk kara savaşlarını anlatan, canlandırılmış müze kurulmasına karar verdik. Ancak bunun bütçesi çok büyük çıktı. Necdet Timur, o zamanki Genel Kurmay Başkanı, bunu biraz küçültmemizi istedi. Müze, Etimesgut’taki Kara ve Hava lojmanlarının olduğu ormanlık alana kurulacaktı. Fakat sonra Harp Okulunun arkasında karar kılındı, proje biraz daha küçüldü. Sonra oradan da vazgeçildi, Anıtkabir’in altına geldi. Şu andaki müze, yani Çanakkale, Sakarya ve Kurtuluş Savaşlarını anlatan müze projemizi küçülterek Anıtkabir’e taşıdı. Bana göre Kültür Bakanlığı bir hata daha yaptı, bizim çalışmamızı aldı götürdü Ruslara yaptırdı. Türk heykeltıraş ve ressamlarının çalışması konusundaki ısrarıma rağmen maalesef bu konuda meramımı anlatamadım.
- Şu anda Anıtkabir altındaki müzede sergilenenler sizin projeniz.
Proje Kara Kuvvetlerinin. Bu konuda çok yazı yazdım. İtiraz ettim. Olmadı. Zaten ben de o sıralar emekli oldum. Orada çok yanlışlar var.
- Tarihi yanlışlar mı var?
Tarihi yanlışlar var. Bakın Çanakkale savaşında kadın yoktur, ama Milli Kurtuluş Savaşında kadın vardır. Orada Elif Analar, Kara Fatmalar anlatılmıyor. Cephenin ortasında çamaşır yıkayan herhangi bir kadın figürü koymuşlar. Rus sanatçı, bizim kadınlarımızın Milli Mücadeledeki fedakârlığını bilmez ki.
- Heykel yapılmadan önce araştırma yapmak, okumak, öğrenmek mi gerekiyor?
Binlerce sayfa kitap okumalısınız, tarihi çok iyi bilmelisiniz. Okumadan, öğrenmeden yapılan heykel bence heykel değildir. Herşey aslına uygun olmalıdır. Örneğin Yeniçerinin rütbesi ayakkabısındadır. Ayakkabısının rengini bilmezseniz onu ağa yaparsınız. Sarı çizmeyi yüzbaşılar giyer, yani ağalar. Asker yemeni giyer. Paşalar çizme giyer. Osmanlı askerinde saç yoktur. Yaptığınız heykelde Osmanlı askerini saçlı yaparsanız yanlış yaparsınız.
- Bazı tarihi diziler var, orada da yanlışlar görüyor musunuz?
Çok yanlışlar var. Bilenler nazarında komik duruma düşüyorlar. Örneğin Yeniçerilerde en kutsal şey Börk’lerin alında özel muhafaza içinde taşınan kaşıktır. Bunu kaldırıp bez şekilleri koyarsanız komik olur.
- Okulu bitirdiniz, göreve başladınız, bu arada evlilik olmadı mı?
Harp Okulundayken nişanlandım. Harp Okulunu bitince evlendim. Evliliğim de biraz “Türk filmi” gibi oldu. Babam, memleketten çıktıktan sonra ablasıyla dargınlarmış. Pek görüşmüyoruz. Babam vefat edince halamlar bizi merak ediyorlar. Fakat adresimizi bilmiyorlar. Halamın kızı benim askeri liseye girdiğimi duyuyor ve askeri liselerin hepsine mektup yazıyor. “Kemal Arıkan, askeri liseye girdiğini biliyoruz, bize ulaş” diye. Gariptir o mektup bana ulaştı ve halamın kızı ile tanıştık. Ailelerimizi barıştırdık sonra ona âşık oldum ve nişanlandık. Mezun olduktan sonra evlendik. İki çocuğum oldu. Sonra ayrıldık. Kızım annesiyle oğlum Ankara’da kalıyor. Kızımla halamın kızı Fethiye’deler. Gelirler görüşürüz. Akrabalığımız devam ediyor.
- Milas’a geliş nasıl oldu?
Emekli olduğumda nereye gideceğime, nereye yerleşeceğime karar vermemiştim. Arabamın arkasını eve dönüştürdüm. Türkiye’de deniz kıyısında ne kadar köy varsa tek tek işaretledim. Hatay tarafından başladım, geze geze Bodrum’a kadar geldim. Bodrum’da yaşayacağım bir yer bulamadım. Tesadüfen Boğaziçi’ne saptım. Haritamda işaretlememiştim, bilgim de yoktu. Baktım, Boğaziçi benim aradığım yer. Hemen bir ev aldım. Dünyanın en güzel yerini buldum dedim ve yerleştim.
- İşaretlediğiniz köyleri tamamlamadan, Boğaziçi’nde kaldınız.
Akdeniz’i gezdim ancak daha ilerisine geçmedim. Gerek de duymadım. Şöyle bir karar verdim. Ben emekliyim, önce köyüme hizmet etmeliyim, sonra ilçeme hizmet etmeliyim, sonra da ilime hizmet etmeliyim, dolayısıyla Türkiye’ye hizmet etmeliyim dedim ve işe Boğaziçi’nden başladım.
- Türkiye’ye mi?
Dünya’ya, Türkiye’ye, arkadaşlarıma, eşe, dosta; resim çektim gönderdim, davet ettim gösterdim.
Köyüme Atatürk heykeli yaptım. Boğaziçi benim köyüm oldu. Milas’a geldim, Muhammet Tokat, Mehmet Nergiz ve diğer arkadaşlarla Milas Sanatçılar Derneğinin kuruluşunda görev aldım. Milas’ın tanıtımında kullanılacak hediyelik şilt ve ödülleri içeren küçük bacalar, Gümüşkesen Anıt’ı gibi biblolar yaptım. 15 senedir bunlarla uğraşıyorum.
Milas’a yerleşmemde, gördüğüm soyut heykellerin de önemli payı olmuştur. “Bu ilçe tatlı bir yer” diye düşündüm.
- Milas’ta yaşamaktan mutlusunuz?
Çok mutluyum.
- Niçin?
Heykeltıraş her şeye üç boyutlu bakar. Ben Milas’a her açıdan bakıyorum. Milas’ta, kültür var, uygarlıklar kurulmuş; tarih var, evleri var, evlerinin bacası var, hoşgörülü insanları var, havası, ovası, suyu var. Bir yeri sevmek için başka ne aranır ki?
- Milas’ın, yurt içi ve yurt dışı tanıtımı için neler yapılmalı?
Bakın, Milas’a turist kendiliğinden geliyor. Yani okuyan, Milas’ın tarihini bilen duyan, geliyor. Aslında Milas’ın potansiyeli çok daha yüksektir. Yeterli tanıtım yapılsa, Milas, yerli ve yabancı turist kaynar. Çaba gösterilmese dahi Milas’a turist gelir; gelir ama niye daha çok turist gelmesin ki?
Ama Milas, kendini dünyaya yeterince tanıtmıyor. Bacalarını tanıtmıyor, tarihini tanıtmıyor, geleneksel evlerini, Gümüşkesen’i , Baltalıkapı’yı; Kıyıkışlacık’taki, Labranda’daki, Selimiye’deki ören yerlerini yeterince tanıtmıyor. Yerli ve yabancı turist Milas’tan geçiyor, buradan geçerken aklında kalacak bir şey var mı? Hayır. Neden? Çünkü biz o bacayı göstermiyor, Karya uygarlığını tanıtmıyoruz. Halımızı, zeytinimizi, balımızı göstermeliyiz.
Salı Pazarına turistler geliyor. Milas’a ne bırakıyor? Bakın, gelen turistler otobüslerinden Gümüşkesen Anıtına indirilmeli, Baltalıkapı’dan bindirilerek gönderilmelidir. Bu yürüyüşten esnafımız da kazanır, Milas da kazanır.
- Bir heykeltıraş gözüyle Arastadaki çalışmaları nasıl buluyorsunuz?
Müthiş. Bir baca çalışmam var, daha doğrusu bitirdim, Adalı köftecisinin bacasına monte edildi.
- Uzunyuva’daki çalışmalar için neler söylersiniz?
Heyecan verici çalışmalar sürüyor. Buradaki çalışmalar bitirilir ve güzel bir çalışmayla tanıtımı yapıldıktan sonra Milas, hem Türkiye’nin hem de Dünya’nın tanıdığı bir kent olabilir. Şu anda, Uzunyuva ile ilgili rölyefler yapıyorum.
- Milas’ta olmasını istediğiniz, ya da olmasını istemediğiniz neler var?
Ülkeler, şehirler, kentler sanat eserleriyle akılda kalırlar. Paris’i Paris yapan Eyfel Kulesidir. Milas’ı Milas yapan Gümüşkesen Anıtıdır, Baltalıkapı’sıdır. Bodrum’u, Bodrum yapan Kalesidir. Biz Milas’ı Milas yapan değerleri iyi tanıtmalıyız.
- Nasıl?
Muğla bacaları ayrıdır, Milas bacaları ayrıdır. Belediye bir karar alarak mimari projelerde Milas bacalarını zorunlu kılmalı. Bodrum’u kim meşhur etti? Cevar Şakir. Niye? Sürgün geldi. Bodrum, Osmanlının açık cezaevi değil miydi? Ama Cevat Şakir, yazılarıyla Bodrum’u dünyaya tanıttı. Bodrum’da beyaz evler var, begonvil çiçekli balkonları var, yüksek evleri yok. Peki, biz bunu Milas’ta niye yapmıyoruz? Sarı renkli evleri, dikkat çeken bacaları ve çatılarıyla, bakımlı kepenkleriyle dünya kenti olmaya adaydır. Milas bacası her yapıda zorunlu olmalıdır.
Deve güreşlerinin tanıtımını yap, halını tanıt, zeytinini, zeytinyağını, balını, yağını tanıt.
Milas’ta olmasını istemediklerime gelince, modernleşeceğiz diye doğallıklar bozulmamalı. Trafik akışına düzen verilmeli. Milas’ta yaşayan herkes nasıl bir zenginlik üzerinde yaşadığının farkında olmalı, kentli olmanın, kentli yaşamanın bilincinde sorumlu ve duyarlı kılınmalıdır. Milas, sanata ve sanatçıya elini uzatmalıdır. Her Milaslı, kentinin gönüllü tanıtımcısı olmalıdır.
- Milas’ta kültür, sanat işlerine yeterli önem veriliyor mu?
Güzel etkinlikler yapılıyor. Sanata ve sanatçıya sahip çıkan yöneticiler var; Yeter mi? Yetmez. Kültür ve sanat insanlarıyla, yani edebiyatçısıyla, şairiyle, tiyatrocusuyla, ressamıyla, müzisyeni ile heykeltıraşıyla el ele vermek gerekiyor. Konuşup tartışmamız lazım. Orduevinden, öğretmenevinden, polisevinden hoşlanmıyorum. Neden? Çünkü benim ‘Sanatevi’ne ihtiyacım var. Ben ressamla oturup konuşmalıyım, keman ya da ney çalan müzisyeni dinlemem lazım, şairin sözlerini kendisinden duyarsam bir başka duygulanırım. Arkeologla sohbet ederek tarihe yolculuk ederim.
- “Sanatevi” olmasını mı istiyorsunuz?
Evet, en büyük eksikliklerden biridir. Sanatçılar Derneğimiz var ama Sanatçılar Evimiz yok. Sanatçı bir polis, polisevinde oturabilir, ama o polis, sanatçılarla, sanatçılar evinde buluşmalı. Sanatçılar bir araya gelecek, birbirlerinden bir şeyler kapacak, etkilenecek ve üretecektir.
- Ailenizde heykeltıraş olan var mı?
Hayır,
- Heykeltıraş eğitimi de almadınız ...
Hayır, almadım. Mehmet Aksoy,” idôlümdür”, arkadaşımdır, dostumdur. Subaylık dönemimde akademik kariyer yapma şansına sahip olamadım. Fakat heykel yapımında kullanılan teknikleri öğrenmek için, muslukçuda, demircide, dişçide, kuyumcuda bilfiil çalışarak işin inceliklerini öğrendim.
- Asker emeklisi olmasanız, geçiminizi heykeltıraşlıkla sağlayabilir miydiniz?
Böyle bir şey yok. Heykel yaparak geçinen sanatçı yok gibidir. Aslında devlet destek veriyor, yakında kalkar mı bilmiyorum, heykeltıraşlar vergiden muaftırlar. Ancak para da kazanmadığı için muaflık bize kazanç sağlamıyor. Türkiye’de heykel yaparak para kazanan yok, ben de kazanmıyorum. Ben eserlerimle övünüyorum. Benim en büyük kazancım eserlerimin bir yerlerde sergilenmesidir. Çocuklarıma bırakacağım en büyük mirasım, heykellerim olacaktır.
- Ne tür heykel yaparken daha rahat çalışıyorsunuz?
Kendime özgü heykel yapma şansına sahip olamadım. Neden? Askerken benden istenen şeyler belliydi. Ben onları sanat eseri olarak görmüyorum. Çünkü benden isteneni yaptım. Bu nedenle o yaptıklarım özgün sanatımdır diyemiyorum. Ben yaparım, sen beğenir alırsan sanat eseridir.
- İstediğini yapamamış bir heykeltıraş gibi konuşuyorsunuz.
Örneğin Türkiye’nin en büyük Atatürk Anıt’ını Milas’ta yapabilirim.
- Atapark’taki Anıt’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?
O bir fabrika imalatıdır. Sipariştir, kalıptır. Altında imza yoktur. O’nun sanatçısı bir fabrikadır. Türkiye’nin her tarafında aynı Atatürk’ü görürsünüz.
- Sizin yapacağınız Atatürk tek mi olacaktır?
Tek olacaktır, özgün olacaktır, fabrika imalatı olmayacak, heykeltıraşın elinden, emeğinden, düşünden olacaktır. O’nun bir benzeri olmayacaktır. Bunu yapmayı çok istiyorum. Tavşantepe’ye ya da Milas’ın, gösterilecek başka bir yerine dev bir Atatürk heykeli yapmak en büyüm arzumdur.
- Bu söyleşiden sonra, bu söylediklerinizi okuyan genel veya yerel yöneticilerimiz ya da varlıklı bir hemşerimiz her türlü giderinizi karşılayarak böyle bir heykel yapmanızı istese kabul eder misiniz?
Malzememi alsınlar başka bir şey istemiyorum. Benim emekli param bana yeter.
- Siyasetle ilgileniyor musunuz?
Siyasetle herkesin ilgilenmesi gerekir. Sanatçıların da siyasetle ilgilenmeleri lazım, askerlerin siyasetle ilgilenmesi lazım.
- Toplumda tartışılır ya, askerlerin siyasetten uzak durmaları söylenir, siz bu söyleme katılmıyorsunuz öyle mi?
Herkes siyasete girsin.
- Ama askerin elinde silah var?
Asker NATO askeriyse tehlikeli, Türkiye Cumhuriyeti’nin askeriyse ben hiçbir tehlike görmüyorum. Geçmişte yaşadıklarımızı emperyalizm yaptı. Darbeleri Türk askeri yapmadı, ABD yaptı, ben de bir Türk subayı değildim, NATO subayıydım. Ben, Marshall yardımlarından sonra bize dayatılan Amerikan talimnamelerine göre yetiştirildim. Türk silahlarını kullanmadım. Amerikan tarzı eğitim, Amerikan tarzı kuruluş içinde yetiştirildim. Askerlerimi de böyle yetiştirdim. Ama geldik Güneydoğu’ya, karşıma Türk tarzı savaş tekniği çıktı, aldığım eğitimle karşılaştığım olay birbirine uymadı. 24 şehit verdim, bunların hepsi bu hatalardan kaynaklandı.
- Ordumuzun sistemi ABD tarzı bir örgütlenmeye mi dayanıyor?
Aynen öyle. Biz bu talimnameleri anlamaya başlayınca Amerika bizden rahatsız oldu. Biz Türk askeri olmaya başladığımızda Amerika bizimle uğraşmaya başladı.
- Nasıl yani?
Tuzaklar kurdu, tezgâhlar hazırladı. Askerimiz, uydurma gerekçelerle tutuklandı. Kamuoyu rahatsız. Genel Kurmay Başkanımız terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlandı ve hüküm giydi.
- Biz halk olarak, Türk askerinin her kademesinde görevli neferinin, Atatürk ilkeleri ve devrimlerine yürekten bağlı olarak yetiştirildiği inancındayız. Siz NATO askeriyiz diyorsunuz.
“Mustafa Kemal’in askeriyim” dersen seni içeri alırlar. Nitekim alıyorlar. Her şey ortada değil mi?
- Daha açık konuşalım,” Ergenekon”, “Balyoz” gibi davalardan tutuklanan ve ceza alan askerler, generaller Mustafa Kemal’in askeri oldukları için mi içerdeler?
Ben öyle düşünüyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri oldukları için içerdeler. Çoğunu tanıyorum; hepsi de yurtsever, bağımsızlıkçı, gerçekten Atatürkçü kişilerdir. Sadece ben değil, halkımızın büyük bir çoğunluğu askerimize tuzak kurulduğuna inanıyor. Yazıldı çizildi. Olmayan şeyler olmuş gibi, yapılmayan şeyler yapılmış gibi gösterildi. Şuna bütün kalbimle inanıyorum. Tutuklu ve hükümlü olan askerler, Amerika’nın, NATO’nun askeri olmayı reddettikleri için içeriye alındılar. Sesini, soluğunu çıkarmayanlar görevlerine devam ediyorlar. General ayrı, paşalık ayrıdır. Şu anda içeride olan generallerin çoğu Eğitim Doktrin Komutanlığı Generalleridir. Burası Türk Talimnamelerinin yazıldığı ana kaynaktır.
- Nereler de çatışmalara girdiniz?
Her yerde, Eruh’ta, Ağrı dağında, Türkiye’nin en yüksek dağında 6 ay kalan adamım.
- Komutanların çatışmalara girmedikleri söylenir, öyle midir?
Yalan, o kahramanların çoğu şimdi içeride. Örneğin büyük kahraman Nejat Bek şu an içeridedir. Kurmay Albay olarak göğüs göğüse çatışmaya giren bir askerdir. Muzaffer Tekin, Kıbrıs harekâtında Amerika’ya en büyük tokatı çakan Türk subayıdır. Bir sürü uyduruk olayların içine soktular O’nu, bence Türkiye’nin en vatansever subayıdır. Benim komutanımdır, hocamdır. Muzaffer Tekin olmasaydı 74 Kıbrıs harekâtı olmazdı.
Marshall yardımları yapılırken bize hiç taarruz silahı vermediler, hep savunma silahı verdiler. Her silahın savunması vardır, taarruzu vardır. El bombasını elinize alırsınız biri taarruzdur, biri savunmadır.
Eğer saldırırken savunma silahı ile taarruz ediyorsanız sonuç alamazsınız. Telsiz taarruz silahıdır, telefon savunma silahıdır. Bizim telsizimiz yoktu. Paraşüt bir taarruz silahıdır, çıkarma gemisi bir taarruz silahıdır. 74’te bizim hiç çıkarma gemimiz yoktu. Biz tank motorlarını söktük çıkarma gemisi yaptık. Amerika bizim Kıbrıs harekâtında başarılı olamayacağımıza inanmıştı. Çünkü bize çıkarma gemisi vermediğini biliyordu, telsiz vermediğini biliyordu, mayın sökücü tank vermediğini biliyordu. Bize ambulans helikopteri vermişti, onunla biz ancak bir bölük indirebildik. O birliğin komutanı Muzaffer Tekin idi. Beşparmak dağını temizleyen ve ele geçiren Muzaffer Tekin’di. Şimdi içerde. Oradaki sarp tepelerin adı “Zafer Tepe”dir, O’nun adını taşır.
- Dağda PKK’lıyla bire bir karşılaştınız mı?
Çok; PKK’dan kaçıp bana sığınanlar da olmuştu, Pişmanlık yasasından yararlanmak isteyenlerin davalarına da çağırıldım, gittim, bana çok yardımda bulunanlar da olmuştu.
- Nasıl yararları olmuştu?
PKK’lı terörist de dağ da zorla duruyor, kaçanlar gelip bize teslim oluyorlardı. Sığınaklarını bulmaya beraber gidiyorduk. PKK’dan kaçanlar daha çok çatışma anında kaçıyorlardı. Sorgulanmasına biz girmezdik, bizim görevimiz değildi.
- Yakaladıklarınızla ya da teslim olanlarla konuşmaz mıydınız, “ne istiyorsunuz” sorusunu sormadınız mı?
Benim birliğimin yarısı Kürt’tü. Benim askerim kendi köyünde şehit oldu. Teslim olanlar pişman olanlardı. Biz çatışmaya girerdik. Sorgulama ayrı bir ekibin işiydi. İçlerinde kandırılanlar da, vaatlerle kananlar da vardı.
- Gelinen aşamaya ne diyorsunuz? Bugün bakan düzeyinde görüşmeler yapılıyor. Devletin istihbaratının bunlarla görüştüğü biliniyor, milletvekilleri bölücübaşı ile görüştürülüyor. Açılım adında yapılanma var ...
Ben Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir Türk subayıyım. Her ne kadar Amerikan eğitimi ile yetiştirilsem de, sonunda Türk subayı olduğumu yaşadıkça, vatanımı korumak ve kollamakla ilgili olarak ettiğim yemine itaat ederek çalıştım. Yanımda olan askerlerim de vatan için mücadele ettiler. Ama şimdi vatandan ziyade “Osmanlıcılık” hayali ile vatan ikinci planda, Türklük ikinci planda. Böyle senaryolarla bunlar önemsiz şeylermiş gibi algılatılarak ve küçültülerek yeni bir vatan kurmaya çalışanlar, yani Kürtler yeni bir vatan kurmaya çalışıyorlar, ama biz bu vatanı Kürtlerle beraber kurduk. Fakat emperyalizm bunu öyle güzel kullanıyor ki; bakın, PKK kendini ”komünist” olarak tanıttı. Peki, PKK’nın yanında kim duruyor? Amerika duruyor. PKK kiminle beraber, emperyalizmle? Biz kiminle mücadele ediyoruz, emperyalizmle? Türkiye Cumhuriyetinin bütünlüğü emperyalizmi rahatsız ediyor. Büyük Ortadoğu Projeleri var, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bütün olarak kalması yeni “Osmanlıcılar” için önemli değil, Türk önemli değil, bayrak önemli değil, ant önemli değil.
- Yeni Osmanlıcılarla emperyalizm çıkar birliği içindeler öyle mi?
“Osmanlıcılar” vatan kavramını terk etmişler. Büyüyeceğimizi zannediyorlar. Emperyalizmin ‘böl, parçala ve yut’ politikasından bihaberler. Emperyalizm bölge halklarını sömürerek kaynaklarına el koyarak kendi çıkarını düşünüyor, bizimkilere ne oluyor? Petrolden pay kapacaklarını sanıyorlar, bölge devleti olacağımızı zannediyorlar. Olacak şey değil.
Türkiye kurulmadan önce de, kurulduktan sonra da bu politika hep vardı. Atatürk çok akıllı bir devlet adamıydı. Atatürk, cumhuriyeti askere emanet etmedi. Gençliğe emanet etti. Ama asker koruyucusu ve kollayıcısı gibi davrandı. Ama onun öyle olmadığını sonra anladık. Ama biz gençliğimizi iyi yetiştirmedik. Gençliğe Hitabeyi çerçeveye koyduk, orada bıraktık. Onun anlam ve içeriğini bize şimdi öğretiyorlar. Kaybedeceklerimizin neler olacağını, yeni yeni görmeye başladık. Fakat onlar cemaat evlerinde, gerici örgütlerde yer alan gençlerin beyinlerini iyi yıkadılar. Polis yaptılar, savcı yaptılar, hâkim yaptılar, kendi kuracakları nizamı çok güzel geliştiriyorlar. Sessizden gidiyorlar.
- Türkiye’ye her güzel şey asker aracılığıyla girmiş, resimden tutun, müziğe, baleden tutun tiyatroya kadar ...
Evet, öyleydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri kalıncaya kadar söylediğiniz gibi oldu, ancak NATO askeri bu öncülüğünü terk etti.
- Yaşadıklarımız sizi üzüyor mu, korkutuyor mu?
Hayır, TGB gibi yiğit bir gençlikle tanıştım. Milas’ı bu yönüyle de seviyorum. Milas, ulusunu, vatanını, Atatürk’ü seven gençlerin yetiştiği bir kent aynı zamanda, Çağdaş Cengiz gibi yurtsever gençleri var.
Ben bu gençliğe inanıyor ve güveniyorum. Türkiye’ye önderlik yapan gençlerin memleketinde yaşamaktan gurur duyuyorum. Milas kahramanlar yetiştiriyor.
- Hep anlatılır, yazılır, ordu içinde yasa dışı örgütlenmelerden söz edilir gerçek midir?
Emperyalizme hizmet eden NATO ordusunda, onun gösterdiği çizgide yürümek zorundasınız. O’nun kurduğunun dışına çıkarsanız, yukarıda huzursuzluklar başlar. Kıpırdanma büyürse darbelerle ezip geçer. Bugün askeri darbe değil sivil darbenin sıkıntılarını yaşıyoruz. Emperyalizm sömürdüğü her ülkede silahlı üniversitelerden en az birine hâkim olmak ister. Sömürgesinde iki silahlı üniversitesi vardır. Birisi Harp Okulları, diğeri Polis Akademileri. 12 Eylül’de, Menderes’e yapılan darbede, Harp okulları önem kazanmıştır. Şimdi Polis Akademileri önem kazanmıştır. Bunların ikisinin çatışması tehlikelidir. Şu anda Harp Okulları sessiz, Polis Akademisi biraz örgütlenmiştir. İkinci kural kendi yargın olması gerekir. Evren döneminde binlerce insan suçlu suçsuz demeden yargılanmıştır. Medya önemlidir. Kenan Evren, “mevcut rejimi korumak için darbe yaptığını” söylerdi, şimdikiler de mevcut rejimi geriye doğru değiştirmek istiyorlar. Poliste istediklerini yaptılar. Şimdi Jandarmada önemli değişiklikler yapacaklardır. Polisteki hâkimiyetlerini jandarmaya da uygulayacaklar. “Darbe yapacaklardı” diye devamlı propaganda yapanların kendileri darbe yaptılar, değiştirmeye dönüştürmeye devam ediyorlar.
- Yasa dışı örgütlenme askerde değil, sivillerde var mı demek istiyorsunuz?
Evet, tam da onu demek istiyorum.
- JİTEM diye bir olay var ...
Jandarma istihbaratıdır. Şimdi de bu kurum vardır. Polis istihbaratı yok mu? Jandarma istihbaratının olması da doğal değil mi? Silahlı Kuvvetlerde de istihbarat vardır.
- Adı faili meçhul cinayetlere karışmıştı ...
Bunun hesabını niye askere soruyoruz? Jandarma asker mi? Değil, kolluk kuvvetidir. Jandarma kolluk ve zabıta görevi yapar, köy polisidir.
- Siz, böyle yapılanmaların ve faali meçhullerin olmadığını mı söylüyorsunuz?
Bu olayların bitmesi için en büyük harekâtı yapan Eşref Bitlis, bunu başaramadan öldürülmüştür. Kendisi babamın sıra arkadaşıdır. O uçağı kullanan Tuğrul Yüzbaşı da benim sıra arkadaşımdır. Bu arkadaşlarımın suikasta uğradıklarına inanıyorum, çünkü ikisi de vatansever kişilerdi. Ben ikisini de çok severdim. Şimdi bir piyade subayı gelip şurada araba durdurup arayabilir mi?
- Arayamaz.
Çünkü piyadesin. Peki, Doğu’da bunu bizden niye bekliyorsunuz?
- Doğu’da oluyor muydu?
Oluyordu, ama yanımızda jandarma eri oluyordu. Aramamı öyle yapıyordum. Çünkü jandarma erine verilen kolluk ve zabıta görevi yetkisi bir piyade binbaşısına verilmiyordu.
- Askeri seminer nedir?
Subaylık sürekli satranç oynar gibi seminer yapmaktır. Her zaman bir dost vardır, bir düşman vardır, bir de hakem vardır. Biz savaş yapılacak gibi santraç oynarız. Düşmanlar kırmızı düşmandır. Dost mavidir, hakemler de beyazdır. Biz böyle oyunları binlerce kere oynarız. Seminer dediğiniz budur. Ben taarruz ediyorum, Yunanlı diyor ki taarruz edemezsin, ben senin gerinde isyan çıkarttım, ayaklanma yaptım. Hakem diyor ki isyan varken sen devam edemezsin, ben de diyorum ki komutanım geride bıraktığım iki unsurla o isyanı bastırıyorum, isyanı çıkaranları stadyuma topluyorum ve birliklerimle taarruzuma devam ediyorum, benim amacım düşmana taarruz etmek, düşman da bana tuzak yapıyor, bu seminer oyunlarını doğru okumak lazım.
- Peki, böylesine masum, böylesine tatbikata yönelik bir seminer nasıl oldu da darbe girişimine dönüştürüldü? Oynanan oyunu bizler gördük de komutanlar nasıl görmediler.
İçimizde bu kadar hainin olacağını kimse düşünemedi.
- Asker için de çok mu hain varmış?
Hain derken, emperyalizmin kurguladığı oyunun farkına varamayan, ya da koltuğundan olacağını düşünen askerlerin olduğu kadar, NATO askeri olmakla övünenler de vardı. Hain bunlardı. NATO subayı, Türk subayı gibi düşünemiyor. Karacı bir subay olarak söylüyorum. Denizciler bizden daha yürekli ve vatansever çıktılar. Uzun süredir kendi gemilerini kendileri yaptılar. Çok kahraman talimnameler yazdılar. Deniz Kuvvetleri tam bir Türkiye Cumhuriyeti kuvvetiydi. Bu nedenle en çok kıyıma uğrayanlar da Denizcilerimiz oldu.
- Dışarıdaki komutanlarımız içerdekiler yeterince sahip çıktılar mı?
Çıkanlar da oldu çıkmayanlar da. Sahip çıkanlar emekli de olsalar, “komutan” gibi anılacaklardı., Susanları, korkanları “komutan” saymıyorum. Ettiği yeminine sahip çıkmayan komutan kim olursa olsun beni ilgilendirmiyor.
- Asker için de Fetullahcı örgütlenmeden söz edilir, doğru mudur?
75’lerde 80’lerde söylediğiniz tarafın çalışmalarının olduğunu biliyorum. Tanıdıklarım da oldu. Onlar sürekli Atatürk’ü kötülerlerdi. Sağ olsunlar ben onların sayesinde Atatürk’ü öğrendim ve sevdim. Harp Okulundan mezun olunca onlara NUTUK hediye ettim. NUTUK’u okumadan Atatürk’ü anlamak mümkün olmaz. Birinci Dünya savaşında Milas’ı işgâl eden 11 İtalyan askerini ve bir üstteğmeni 5 yıl neden kovmadık?
- Neden?
Çünkü askerimiz ve halkımız “Osmanlıydı.” “Osmanlı”da vatan sevgisi ve vatan kavramı yoktu, hatta vatansever olmak suçtu. Eğer vatan sevgisi olsaydı onları bir gecede hallederdik.
- 12 Mart’ta üniversite öğrencisiydim, arkadaşlarım işkencelerden geçtiler, kitaplarımızı yaktık, hapislerde yattık. 12 Eylül’de öğretmendim, yine soruşturmalar, yine yakalamalar, yine kanunsuzluklar yaşadık. Askere karşı bir ön yargı oluşmuştu, toplumun özellikle sol tarafında duranlarda. Bugün haksızlığa uğrayan askerimizle beraberiz. Askerler, özeleştiri yapıyorlar mı?
O dönemleri pek bilmiyorum, ancak sizin gibi düşünen, yani haktan, hukuktan, Atatürk’ten yana kim varsa o insanları da askerlikten attılar. Soruşturmalardan geçirdiler. Askerden nefret meselesine gelince, evet halâ nefret edenler de var. Ben orduevine girmiyorum, gitsem de, sakalım var diye almazlar. Ben sol görüşlü bir insanım, ancak askerime güveniyorum, gerektiği zaman gerekeni yapacaktır. Ordusuz millet olmaz.
- Şehit ve Gazilere sahip çıkılıyor mu?
Asla sahip çıkılmıyor. Bundan sonra hiç sahip çıkılmayacak.
- Neden?
Açılım politikalarının uygulandığı, “barış” diye PKK ile uzlaşmanın pirim yapıldığı yerde şehit’e kim bakar, gaziye kim sahip çıkar? “Dağdakileri indireceğim” diyen, “genel af çıkaracağım” müjdesinin verildiği bir yerde şehit de unutulur, gazi de. Ben 13 yıl dağlarda niye çatıştım? 24 şehidimi niye verdim? Analar, babalar niye çocuklarını toprağa verdi? Açılım olsun diye mi? Genel af çıkarılsın diye mi? Federasyona giden yol açılsın diye mi? Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi gerçek olsun diye mi?
Ben vatanım, bayrağım, toprağım için dağlarda kaldım, çatışmalara girdim. Askerlerim yurdumuzun, milletimizin birliği için canlarını verdiler.
Her şerefli milletin kahramanları ve efsaneleri vardır. Bunlar atlas insanlardır. Türk ordusundaki en önemli atlas subaylar şu anda müebbetle ve 17 yıl cezayla, rütbeleri geri alınarak, maaşları geri alınarak, aileleri ve bütün yaşamları sıfıra indirilerek rezil duruma getirilmiş insanlardır. Sen bu insanlara feragat ve cesaret madalyası vermişsin, Abdullah Öcalan’ı kulağından tutmuş ve getirmiş albaya üç kez madalya vermişsin, sonra da suçunun ne olduğunu bildirmeden rütbesini aldın, madalyalarını aldın, hapiste çürütüyorsun. Böyle bir gaziyi, kahramanı sen yok ettin. Muzaffer Tekin benim için bir kahramandır. Vatansever olmak şu anda suç oldu.
- Orduda darbe geleneği var mıdır?
Tabii var, şu anda bir sivil darbe var, bundan sonra askeri darbe gelebilir. Yanlış anlaşılmasın, gelmeli demiyorum, gelebilir diyorum.
- Askeri darbe mi gelecek?
Gelebilir. Menderes de böyle yaptı, aynı hataları işledi. Şimdi İsrail ve Amerika’yı hafife almaya başladı. Bu kızgın orduyla, ama maalesef Amerikancı orduyla bu Genel Kurmay Başkanı O’nun ipini çekebilir. Amerika’ya bağlı bu.
- Yani NATO’cu generaller darbe yapacak öyle mi?
Mısır’da öyle olmadı mı? Biz şimdi asker gelsin diye bakıyoruz, çok büyük bir hata. Aman asker gelmesin. Çünkü tam da onların istediği asker var şu anda.
- Daha kötü olur diyorsunuz ...
Evet, çok daha kötü olur. Bu hükümet, İsrail’e, Amerika’ya yani emperyalizme biraz daha taş koymaya başlasalar, Çin füzeleri gibi konularda ileriye gittiler, Menderes aynı hatayı yapmadı mı?
- Ne yapılmalı?
Biz Osmanlıdan sonra çok güzel bir ülke kurduk, Türkiye Cumhuriyetini kurduk, bunu güçlendirdik, ama koruyamıyoruz. Korumak için ne yapılması gerekiyorsa onu yapmamız gerekiyor. Tarihte büyük 16 Türk devleti vardı, son devletimize sahip çıkalım. Vatan sevgisi korunmalı, emperyalizme beraber mücadele vermeliyiz. En önemlisi ne biliyor musunuz, üretmeliyiz. Üretimimiz bitti, bakın Milas zeytin, pamuk, tütün üretemiyor, ama her taraf çift şeritli yol oldu, ne değişti? Bodrumla Milas arasında 10 benzinlik vardı 24 benzinlik oldu. Ne arttı, araba sayısı arttı, dışarıya bağımlılık arttı. Üretmeliyiz, çalışmalıyız.
- Bu söylediklerinizi yapabilmek için çalışmayı, üretmeyi ödüllendiren bir hükümetin olması gerekmiyor mu?
Sadaka zihniyeti ile yetişmiş bir kimse demin söylediklerimin tadını bilmez. Bunları ödüllendirecek, teşvik edecek bir hükümet tabii ki olmalı, bunun olması için de üretmeyi, çalışmayı ilke edinmiş bir halk olmalıdır. Üretmeden, çalışmadan geçinmenin yolunu bulmuş bir halk asla medeni bir millet olamaz. Kararlarını başkası alır, o da o kararları uygular.
- Milli Hükümet çalışmaları var, bu bir hayal midir, yoksa gerçekleşme olasılığı var mıdır?
MHP burada kilit rol oynar. Çünkü MHP bir anda Osmanlıcı oluyor, bir anda Türk oluyor, bir anda milliyetçi oluyor. Kardeşim, Amerika’nın yanında mısın, komünizme mi karşısın, bana söyle, MHP hep yan çiziyor. MHP’nin tabanında meseleyi kavrayanlar bu yöne kaymaya başladılar. MHP gerçekten Atatürk’e sahip çıkarsa söylenen olur. Ancak bir insan hem Osmanlıcı hem vatansever olamaz. Milli bir hükümet Türkiye’nin yararına olur. Zaman ne gösterir birlikte göreceğiz.
- Sayın Kemal Arıkan, bu söyleşi için size teşekkür ediyorum, heykel çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Dilerim en büyük hayaliniz olan Atatürk Anıt’ını Milas’a dikersiniz. Umarım yerel ve kamusal yöneticilerimiz ya da varlıklı yurttaşlarımız veya sivil toplum kuruluşumuz size destek olurlar.
Ben de teşekkür ediyorum, bana bu fırsatı verdiğiniz için.


