

Celal DURGUN
Onlar, birer Mustafa Kemalci; Onlar, Atatürk devrimcileri. Onlar, Bursa Nutku’nu yüreğine yazmış ve inanmış Militan Atatürkçüler. Onlar, katıksız birer yurtseverler. Bağımsızlıkçı, Laik, Halkçı, Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Devrimci ve Devletçiler. Onların, defterinde “korku” yazmıyor, Onlar gözünü budaktan esirgemiyorlar. Zalimin üstüne, zulmün üzerine yürüyorlar. Nerede gizli kapaklı işler çevriliyorsa, “ışık “olup aydınlatıyorlar. Nerede yalan, riya varsa günyüzüne çıkarıyorlar. Bir kişi de olsa, bin kişi de olsalar, cumhuriyet karşıtlarının önüne dikiliyorlar. Ne gaz, ne cop, ne su, ne TOMA onları yolundan döndüremiyor. Kimsenin cesaret edemediği eylemlere imzalarını atıyorlar. Kırmıyorlar, dökmüyorlar; sağa sola korku salmıyorlar. Milyonları meydanlara çıkarabiliyorlar. Muhalefet partilerinin yapamadığını yapıyorlar. Okuyorlar, tartışıyorlar; doğruyu bulup paylaşıyorlar. Atatürk’te birleşiyorlar. Sevdaları vatan, hasretleri çağdaş Türkiye; amaçları işçisiyle, işvereniyle, köylüsüyle, memuruyla, esnafıyla, kadını, erkeği, genci ve çocuklarıyla mutlu bir yaşam, mutlu bir gelecek inşa etmek. İşbirlikçilerin, gericilerin, bölücülerin amansız takipçileri; vatanın bekçileri olmuşlar. İnanmışlar, kendilerine güveniyorlar. Ellerinde Türk Bayrağı, dillerinde vatan, yüreklerinde halk sevgisi kökleşmiş. Her biri birer güneş, her biri birer ay parçası; yürüyorlar namussuzun, hırsızın, hainin, işbirlikçinin, vatansızın üstüne. Kol kola girmişler, sırt sırta vermişler, aklın ve bilimin ışığını rehber edinmişler, geçmişten ders çıkarmışlar, kızlı-erkekli, engelleri aşarak, barikatları yıkarak, tuzakları bozarak ilerliyorlar.
Bu gençlerin Genel Başkanı, geçtiğimiz günlerde Milas’taydı. Çağdaş Cengiz ile TGB’yi konuştuk. Çağdaş, kendisini yetiştirmiş bir genç. Gerekli bilgi ve donanımla dolu olduğunu gördüm. Yakın tarihimizle yakından ilgilendiğine tanık oldum. Sorularıma kendinden emin ve bilgece yanıtlar verdi. Özgüveni oldukça yüksekti. Türkiye’yi idare edenlerin çoğundan daha bilgili ve yetenekle dolu olduğunu gördüm. Mutlu oldum. Çağdaş gibi duyarlı, ilgili, sorumlu gençlerimizin çoğalması dileğimle… İyi okumalar.
Çağdaş Cengiz’i tanıtır mısınız?
Ben, 25 Kasım 1987 Milas doğumluyum. İlkokulu Sakarya ilköğretim’de, Liseyi Milas Anadolu Lisesi’nde okudum. Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdim. Şimdi de Yüksek Lisans’a hazırlanıyorum. İstanbul’da yaşıyorum.
Yüksek Lisans’ı hangi bölümde yapmayı düşünüyorsun?
Siyaset Bilimi ya da Tarih okumak istiyorum.
Kitaplarla aran nasıl? Ne tür kitaplar okursun?
Ben, yaz aylarında aile bütçemize katkı olsun, yaz tatilini de boş geçirmemek adına çeşitli yerlerde çalıştım. Babam, “topograf” olarak görev yapıyor. Bazen babamın yanında bazen amcamın, bazen de bir akrabamızın yanında çalışır, onlara yardımcı olurdum. Kazandığım parayla kitap alırdım. Kitap okumaya küçük yaşta başlamıştım. Önceleri roman, öykü okurken sonraları Türkiye’nin yakın tarihine ilgi duymaya başladım. İyi bir okur olduğumu söyleyebilirim. Okumak insanı olgunlaştırıyor; bilinçleniyorsun, öğreniyorsun, neden, niçin sorularını daha kolay yanıtlıyorsun.
Yakın tarih derken, ne kadar yakın?
68’lilerin başlattığı hareketten söz ediyorum. O dönemi anlatan yayınları ve kitapları okumaya başladım. Milas, aydın bir şehir, burada doğup burada büyüyünce bu güzelliklerden esinleniyorsunuz. 12 Eylül Darbesi, Atatürkçülerin, yurtseverlerin, devrimcilerin, sosyalistlerin toplumsal muhalefetin üstünden buldozer gibi geçse de, Milas’ta, o devrimci öz hep yaşadı, yaşam içerisinde bu öz hep önde oldu. Ben de bu özden beslendim.
Okuduğun ilk kitabı hatırlıyor musun?
İlk okuduğum kitabı, Babam doğum günü armağanı olarak almıştı. Sanıyorum 13. yaşımı kutluyorduk, Maksim Gorki’nin “Ana” isimli romanıydı. Sonra John Steinbeck’in kitaplarını okumaya başladım. Daha sonraları, hem yakın tarihimizi hem Kurtuluş Savaşımızı, Cumhuriyet Devrimlerimizi anlatan kitapları okudum. Bu tür kitaplar daha çok ilgimi çekiyordu. Bir yandan da günlük gazeteleri, politik dergileri de okuyordum. Televizyonlarda tartışma programlarını kaçırmıyordum. 2003 yılı 25 Ekim’inde üniversitelerimizin büyük bir kısmı ayağa kalkmıştı, O gün Ankara’da bir yürüyüş düzenlenmişti. Hocalar, öğrenciler, rektörler, üniversite topluluklar bu yürüyüşte yer almıştı. Bu yürüyüşe katılmak istedim ve Babama Ankara’ya gitmek istediğimi ve yürüyüşe katılmak dileğimi açtım. Babam, pek razı olmadı, ancak ben mutlaka katılmak istediğimi belirttim ve zorla da olsa Ankara iznini kopardım. Benim ilk politik yürüyüşüm oldu, bu yürüyüş. 90’lı yıllarda Milas’taki işçi yürüyüşlerine de katılmıştım, ancak Ankara yürüyüşü, devrimci gençliğin de içinde bulunduğu daha kalabalık ve daha ihtişamlıydı. Orada değişik gençlik örgütlerinin yayınlarını okuma şansı yakaladım. Hiç unutmam, o dönem aldığım dergilerden biri de Gençlik Cephesiydi. Bu dergi Atatürkçü Düşünce Derneği Gençlik Kolları, İşçi Partisi Öncü Gençlik, Halk Partisi Gençlik Kolları ve Ülkü Ocakları İstanbul Başkanlığının ortak çıkardığı yayındı. Tabii kritik bir dönemdi. O mitingde “ordu göreve” pankartı açılmıştı. Pankartı açanların oradan nasıl çıkarıldıklarını gördüm. Niçin orada bulunduklarını da süreç içinde anlamaya başladım. O pankart, sonra İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun aleyhine Ergenekon davasında belge olmuştu. Milas’a döndüğümde gördüklerimi arkadaşlarıma anlattım. Bu arada arkadaşlarımla kitap okuyup tartışıyorduk, günlük politik açıklamaları birlikte değerlendiriyorduk. Giderek okumanın ve tartışmanın önüne geçmek gerektiği duygusu oluşmaya başladı. Aynı sınıftan arkadaşlarla başlayarak, sonra ayrı sınıflardaki arkadaşlarımızı da alarak tartışmayı ve okumayı genişlettik.
O dönemde Atatürk’ün “Bursa Nutkunu” okumuştum. Nutuk beni çok etkiledi. Hani, “Türk genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır”


