

Celal DURGUN
Milas’ın Köy Enstitülü çınarlarından Mehmet Sarı ile görüştük ... Ben sordum Mehmet Sarı yanıtladı ...
- Nerede, ne zaman doğdunuz?
Milas’ın Kırcağız köyünde fakir bir ailenin çocuğu olarak, dam evi diyeceğimiz yerde, 1931 yılında dünyaya gelmişim.
- Babanız ne iş yapardı?
Babamın, arazisi, tarlası olmadığından; hali vakti iyi olanın, ağanın yanında ortak iş yapardı. Tütün dikerdi.
- Hiç mi toprağı yokmuş?
Varmış ama çok azmış. Geçinebilmek için toprağı olan ağanın tarlasını, arazisini ortak olarak işlermiş.
- Anneniz ne iş yapardı?
Annem, ben 7 yaşındayken ölmüş.
- Hatırlıyor musunuz?
Hatırlıyorum. Annem de babam gibi işe giderdi. Beni yaşlı bir akrabamızın yanına bırakırlardı. Bir de dayım Osman Yıldırım vardı, dayımın da bir oğlu Durmuş Ali Yıldırım; dayımın oğlu arkadaşım gibi beni korurdu. Çocukluğum onunla birlikte geçti.
Annem beni dünyaya getirdiğinde evimiz akıtmış, bu nedenle hastalanmış epeyce mücadele etmişler. Yani evimiz dam evi, yağmur yağınca akıtırdı. Böyle bir evde yaşamışım. Yoksulluklar içinde.
- Annenizin ölüm nedenini biliyor musunuz?
Dediğim gibi, beni dünyaya getirmiş, evimiz dam bir ev. Yağmurlar o dönemde çok yağarmış. Annem üşütmüş ve hasta olmuş. Doktor yok, cahillik diz boyu, fakirlik ayrı bir dert. Bugün için çok basit görülen bu hastalık o zamanlar annemi almış götürmüş.
- Kaç kardeşsiniz?
Kendi annemden iki kardeşiz. Biri ben diğeri kız kardeşim. Bir kardeşim daha varmış, ancak küçük olduğu için babam da onun bunun yanında çalıştığı için kardeşimi yakınlarımızın yanına bırakıyormuş. İlgisizlikten, bakımsızlıktan O’nu da kaybetmişiz. O da erkekmiş.
- Babanız evlenmedi mi?
Evlendi. Annemi en çok Atatürk öldüğünde hatırlıyorum. Ben ilkokul birinci sınıftayım. Öğretmenimiz Atatürk öldü dedi. Hep beraber ağlaştık. Eve geldim, halâ ağlıyorum, ‘sen niye ağlıyorsun’ diye bana sitem etti. ‘Ölmüşse ölmüş, bize ne, bizim neyimiz ki, niçin bu kadar üzülüyorsun’ dedi. Bu durumu unutmuyorum. Düşünüyorum da; demek ki Annem, Atatürk’ün kim olduğunu bilmiyormuş. Cahilliğe bak. İletişimsizliğe bak. Okumamışlığa bak. Biliyorum ki Atatürk’ün vatan kurtarıcısı, vatan kurucusu olduğunu bilse O da ağlayacak. Böyle gariplikler yaşadık. ( Mehmet öğretmenim bu sırada, duygulandı, Gözyaşlarına hâkim olamadı, ağladı.)
- Sarı soyadınızın nerden geldiğiyle ilgili bilginiz ya da tahmininiz var mı?
Babamın anlattığına göre, sülalemiz Çine tarafından gelmiş. Büyük büyük dedem, köy ağasının yanında çoban durmuş. Ağa ölmüş, dedem, ölen ağanın hanımı ile evlenmiş. Zenginlik dedeme geçmiş. Dedem sarışınmış, “Sarıbeyoğlu” derlermiş. Sarı soyadımızın buradan geldiği sanılıyor.
- Zengin bir aile olmuşsunuz?
Zengin olan dedem; babamın babasıdır. Babam, büyük büyük dedemin oğlunun oğlu oluyor.
- Babanıza büyük dedenizden miras olarak bir şeyler kalmamış mı?
Kalmış, kalmış da babamın babası askerde ölüyor, iki erkek çocuğu geriye kalıyor. Benim babamı teyzesi alıp götürüyor. Geçmişle ilgilenilmiyor. Her şey unutulup gidiyor. Zenginlik geride kalıyor. Arayıp soran da olmuyor.
- Babanız, Çine’de malının mülkünün olduğunu bilmiyor muydu?
Bilmiyordu. Osmanlı döneminde, Aydın ilinde suç işlediği için mi, yoksa yoksulluktan mı buraya gelmiş, bilen yok. O zamanlar işlenen bir suçun suçlusu ilini değiştirince takipsizliğe uğruyormuş.
- Babanızı teyzeniz büyütmüş ...
Evet, büyüttükten sonra komşumuzun kızı ile evlendirmiş. Ben bu evlilikten doğmuşum.
- Çine’den Milas’a gelen kim?
Babamın babasının babası. Kırcağız’a gelmiş. Burada ağanın yanında çoban olmuş. Ağa ölünce dedem hanımıyla evlenmiş.
- Üvey kardeşlerinizle görüşüyor musunuz?
Evet, benim köydeki işlerimi kardeşlerim görür. Anne ayrı üç kardeşiz. Kırcağız’da yaşıyorlar.
- Köydekilerin durumu nasıl?
Zayıf. Zeytinlik var ama yeterli değil, toprak yok. Zeytincilik kötü bir durumda, dalında bırakıyoruz. Zeytin artık gelir getirmiyor.
- Ailede sizden başka okuyan var mı?
Yok. Köy Enstitüleri kurulmamış olsa, ben de okuyamazdım.
- Köydeki evinizin durumundan söz eder misiniz?
Elektrik yok. Gaz lambası var. Soba yok, ocak var, pencerelerde cam yok. Perişan bir durum var. Biraz da bilmezlikten, görmezlikten, cahillikten kaynaklanıyor. Köyümüze bir ebe hanım geldi. Onlar bize örnek oldular. Radyo getirdiler. Köyümüzde çay içilmez ve bilinmezdi, biz çorba içerdik. Çayın varlığını ebe hanımdan öğrendik. Hiç unutmam, Atatürk’ün naşının Anıtkabire taşınma törenini dinlemek için öğrencilerimi ebe hanımın evinin önüne götürmüştüm.
- Kış aylarında ev soğuk olmaz mıydı?
Olmaz mı? Cam yok, pencere yok, soba yok. Ocakta ısınırdık. Biz çocuklara ön tarafta yer verilirdi. Öyle ısınırdık. Okulumuz da aynı durumdaydı. Kendi olanaklarımızla ısınırdık.
- Ders çalışma olanaklarınız nasıldı?
Tek odadasın. Misafirler de gelir. Hep beraber otururuz. Derslerimizi de bu koşullarda yaparız. Lambanın ışığında çalışmaya çalışırız. Sorup öğreneceğin kişi yok. Okuyan, yazan yok.
- O dönemdeki arkadaşlarınızla görüşüyor musunuz?
Hepsi rahmetli oldu. Unutamadığım çok arkadaşlarım var. Hepsinin eksikliğini hissediyorum, hepsini özlemle yâd ediyorum. (Hüzünleniyor)
- Öğretmeninizi hatırlıyor musunuz? Kadın mıydı, erkek miydi? Eğitmen mi, öğretmen miydi?
Erkekti. Malatyalı Hamdi Ünal adında bir öğretmendi. Çevrede başka okul olmadığından, civar köylülerin çocukları da bizim köy okuluna gelirlerdi. Kimi yayan, kimi hayvanla gelirdi.
- Okulu ve öğretmeninizi sevdiniz mi?
Çok sevdim. Gitmemezlik yapmadım. Tek öğretmenli bir okulda okudum. 5 sınıfı tek öğretmen okuturdu. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar bir sınıfta, dördüncü ve beşinci sınıflar da başka bir sınıfta okurduk. Öğretmen, anlatacaklarını anlatır, göstereceklerini gösterir, sonra başımıza içimizden birini görevlendirir, diğer sınıfa giderdi.
- Öğretmenin öğrencilerine yaklaşımı nasıldı?
Okulumuza çevre köylerden yaşça bizden büyük öğrenciler de gelirdi. Bunlar yaramazlık yapardı öğretmenimizin dövdüğü olurdu. 13-14 yaşında olan birinci sınıf öğrencileri vardı.
Eskiden çocuk okula yazdırılırken, eti senin kemiği benim denirdi. Öğretmene güven esastı.
Çocuk psikolojisi, öğretmenimizden çekinirdik. Örneğin biz oyun oynuyoruz, öğretmenimiz oradan geçiyorsa görünmemeye çalışırdık. Öğretmenimiz de köyümüzde oturuyordu. Ufak tefek cezalar verilirdi. Ama onur kırıcı davranışlarla hiç karşılaşmadım.
- Okula giderken ne giyerdiniz?
Siyah önlük, beyaz yaka, lastik ayakkabı.
- Babanız okul ihtiyaçlarınızı karşılayabiliyor muydu?
Kitap ve defterimiz bir kere alınır; biz onu idareli kullanmak zorundayız. Kolay kolay yırtıp atmazdık. Öğretmenimiz defter, kalem getirirdi, ihyacı olan alırdı.
- Dağıtıyor muydu?
Hayır, para karşılığı veriyordu.
- Törenler nasıl yapılırdı?
Hafta başı ve hafta sonu İstiklal Marşımızı söylerdik, Bayrağımız göndere çekilirdi. Ulusal bayramlarda özel törenler hazırlanırdı. Böyle günlerde bizler de coşardık. Şiirler okurduk, öğretmenimiz konuşmalar yapardı. Köylüler bizi izlemeye gelirlerdi. Bu durum biz çocukları mutlu ederdi.
Ben de törenlerde görev almıştım. Şiir okumuştum.
- Dini bayramlarda neler yapardınız?
Elimizde küçük bir sepet komşuları gezerdik. Ellerini öperdik. Onlar da bize şeker verirdi. Mutlu olurduk.
- Para veren olur muydu?
Olmazdı. Kendisinde yok ki bize nasıl versin?
- Kurban kesilir miydi?
Kesilirdi. Para yoktu ama kurbanlık alınmasına önem verilirdi. Herkes kurban kesmeye çabalardı. Ben küçükken kestiğimizi hatırlamıyorum ama sonraları kestiğimizi biliyorum. İkinci annem gelince hep kesildi.
- Nasıl beslenirdiniz?
Daha çok çevremizdeki otlar öne çıkardı. Tarhana vurulurdu, bulgur kaynatılırdı. Buğday öğütülürdü. Biz buğday ekmezdik, çünkü bizim çift öküzümüz yoktu. Yusufça’da bir değirmen vardı, babam beni çocukken oraya götürmüştü. Ekmeğimizi kendimiz pişirirdik. Yaz ayları ot, kış ayları tarhana, bulgur gibi şeylerle beslenirdik.
- Okula gittiğinizde anneniz yemeniz için cebinize bir şeyler koyar mıydı?
Hayır. Yok ki koysun. Ama karpuz çekirdeği kurutulur ancak evlerde yenirdi. Yaşlı insanlar birbirlerine gelip giderlerdi. Gençler çalıştıkları için yorgundurlar, pek gezmezlerdi.
- Okulda beslenme saatiniz var mıydı?
Yoktu. Öğlen evimize gelirdik. Çevre köylerden gelenler yanlarında getirdiklerini yerlerdi. Öğleden sonra tekrar okula giderdik.
- Kış gecelerinde masallar anlatılır mıydı?
Anlatılırdı. Kerem ile Aslı hikâyesini dinlemiştim.
- Hangi oyunları oynardınız?
Çelik-çomak, kozalak ve taş yıkma oyununu oynardık. Taşı yıkan yıkamayanın sırtına binerdi.
- Kız çocuklarla birlikte oynar mıydınız?
Evet, beraber oynardık, kız-erkek ayırımı olmazdı.
- Öğretmeninizle köylünün arası nasıldı?
Gelip giderlerdi. Ne olduysa bilmiyorum öğretmenimizin evine ateş edilmiş; öğretmenimiz Milas’ta görevine devam etti. Yerine Muammer Kabaçam atandı.
- Kurşun neden sıkılmış?
Zorunlu okula yazdırmak var o zaman, yazdırmayana ceza veriliyor. Sanıyorum kızını okula göndermek istemeyen birisi böyle bir tatsızlık yapmış. Köyümüzde oğlan çocuklarını okutmaya daha çok önem verilirdi. Kız çocukları tarlaya çalışmaya götürülür ya da evde küçük çocuklara bakıcılık ederlerdi.
- Köyünüze gazete gelir miydi?
Asla görmedim. Öğretmenimiz okur muydu farkında değildim.
- Din dersleri okutuluyor muydu?
Okutulmuyordu. Böyle bir istem de yoktu. Ali bey adında Arapçayı bilen yaşlı adamın yanına Kur’an öğrenmeye giderdik.
- Hocayla, öğretmen arasında çekişme var mıydı?
Yoktu. Öyle bir şikâyet de yaşanmadı.
- Hangi dersi çok sevdiniz?
Matematik dersini daha çok seviyordum. Resim dersim iyiydi.
- Okulda müzik aletiniz var mıydı?
Yoktu. Evlerde saz çalanlarımız vardı.
- Düğünlerde ne çalınırdı?
Dibekdereli çalgıcılar tutulurdu. Davul ve zurna çaldırılırdı. Çocuk olarak çok sevinirdik. Oynayanları büyük bir zevkle seyrederdik. Öğretmenimiz de düğünlere katılırdı.
- Sınavlar olur muydu?
Evet, olurdu. Zayıf almadım. Babam okula uğramazdı. Genelde bütün çocukları babası aynı durumdaydı. Zayıf alan arkadaşlarımız vardı. Pek umursamazlardı. Velisi, çocukla ilgili değil ki, çocuğa sahip çıkacaksın ki okusun.
- Uzun tatile girdiğinizde ne yapardınız?
Boş durmak yok. Çalışırdık. Tütün dizerdik. Hayvan bakardık, bostan korurduk, çapa çapalardık. Babam beni erken kaldırmazdı. Getirdiği tütün yapraklarını evde dizerdim.
- İlkokuldayken sinemaya gittiniz mi?
Gitmedim. Sinema diye bir kavramı duyuyordum, ama hiç gitmedim. Gidenlerimiz olmuştu ancak ben gitmedim.
- Radyo var mıydı?
Olanlar vardı ama bizim radyomuz yoktu.
- Milas’a nasıl giderdiniz?
Eşekle giderdik. O zamanlar Pazar yeri Arasta’daydı. Eşeğimizi oradaki evlerin önüne bağlardık ve para verirdik.
- Çok enteresan, bugün ödenen otopark ücreti gibi ... Satmak için mi almak için mi pazara gelirdiniz?
Satacak şeyimiz varsa satmak için, yoksa gezmek için, aldığımızı götürmek için Milas’a gelirdik.
- Milas’tan ne alırdınız?
Çay, kahve, pirinç gibi yiyecekler ile giysiler alırdık.
- Kaç pantolonunuz vardı?
Tek pantolonum vardı. Yıkar yıkar giyerdim. Yamalı giyerdim. Büyükler de yamalı giyerdi.
- Bayramlarda yeni giysiler alınır mıydı?
Hatırlamıyorum. Alanlar alıyordu. Bizde yok ki alınsın.
- Lokantaya gider miydiniz?
Milas’a gelince yaptığımız en güzel iş helva yemekti. Yerde hasır serilidir. Üzerinde örtü. Oraya otururuz, söylediğimiz helva gelir, büyük bir iştahla helva ekmek yeriz. En büyük lüksümüz buydu.
Milas’a giden babamı karşılardım, O da Milas ekmeği getirirdi. Sevinirdim.
- Sabah kahvaltınız nasıl yapılırdı?
Tarhana çorbası içerdik. Peynir, zeytin bir de ısıtılmış ekmek. Siyah çayı bilmezdik. Ada çayı içerdik.
- Köyün su durumu nasıldı?
Suyumuz yoktu. Köy çeşmemiz de yoktu. Bazı evlerde su vardı, suyumuzu onlardan karşılardık. Elektriğimiz de yoktu.
- Sınıfta kalmak var mıydı?
Vardı. Başarılı olanların sayısı her zaman daha yüksekti.
- Okulda kantin var mıydı?
Yoktu. Olsa da alacak olanak yoktu.
- Unutamadığınız bir anınızı anlatır mısınız?
Atatürk’ün ölümü üzerine öğretmenimiz üzülerek bizi bilgilendirdi. O sırada Kızılcık’tan gelen bir kız öğrenci güldü. Öğretmen o çocuğu dövdü. Bunu unutamıyorum. Öğretmenim doğru olanı yapmıştı.
- İlkokuldayken ne olmayı düşlüyordunuz?
Düşlediğim bir meslek yoktu. Köyde ne görüyorsun ki özenesin. Gazete gelmiyor, radyo bilinmiyor. Duyduğumuz mesleklerden bile bihaberiz. Zaten ilkokuldan sonra bizi okula göndermezlerdi ki ... Durumu iyi olan ailelerin çocukları ortaokula başlıyordu. Köy Enstitüsüne gönderilmeseydim benim olacağım da babam gibi ortakçılık yapmaktı.
- Çocukluk döneminizle ilgili olarak anlatmak istediğiniz bir husus var mı?
Su sorunumuz çok önemliydi. Sarı çaya gider kumu eşeler, kaynak oluştururduk; oradan aldığımız suyu testilerle evimize getirir ve o suyu içerdik. Eşeklerle giderdik. Su bittiğinde aynı işlemi yapardık. Susuzluk köyümün, annemin, babamın baş belasıydı. Su olmayınca yaşam da olmuyor. Bu yaşıma geldim halâ su sorunumuzu dile getiriyorum. İlkel bir yaşam tarzımız vardı. Dünyadan habersiz yaşıyormuş gibiydik.
- Annenizi erkenden kaybettiniz, babanızı ne zaman kaybettiniz?
Ben öğretmen olduktan sonra... Babam, öğretmen olduğumu gördü.
- İlkokul bitirme sınavı var mıydı?
Evet, yıl içinde aldığımız notların dışında ayrıca bitirme sınavı olurdu.
KÖY ENSTİTÜSÜ DÖNEMİ
- Köy Enstitüsü maceranız nasıl başladı?
Kemikler’den Köy Enstitülü bir ağabeyimiz elinde bir yazı ile Milas’a gönderilmiş. Bu yazıda köy ilkokullarında başarılı olan çocukların İlköğretim Müdürlüğünde toplanması ve bir değerlendirme yapıldıktan sonra seçilenlerin Kızılçullu Köy Enstitüsüne gönderilmesi isteniyormuş. Ayrıca seçilen öğrencilerin velilerinden de noter tasdikli senet alınması isteniyormuş. İşte bu kişi, seçilen öğrencileri alacak ve İzmir’deki Kızılçullu Köy Enstitüsüne götürecek. Beni de seçmişler. İlköğretim Müdürlüğünde sözlü bir sınava tabi tutuldum. Başarılı olmuşum. Evraklarımı hazırlamamı söylediler. Ancak babam beni göndermek istemedi. Daha doğrusu senet imzalamak istemedi. O da yokluktan kaynaklanıyor. Olur ya okuyamazsam okula ödenecek parayı nereden bulacaktı? Olayı dayım duymuş. Babamı ikna eden dayımdır. Annemden kalan bir arazi olduğunu söylemiş. Ödeme durumu olursa araziyi satarak borcu ödeyebileceğini anlatmış. Hazırlanmamı söylediler. Sabah erkenden Milas’a geldim. Otobüsün içi insan doluydu. Bizi otobüsün üstüne çıkardılar. Güllük’e geldik. Ben hiç deniz görmemişim. Güllük denen yeri bilmiyorum. Şimdi askeri kışlanın olduğu yere geldiğimizde “Ooo deniz, deniz” diye sevinç çığlıkları attık. Ben de çok sevinmiştim, masmavi, ucu bucağı olmayan bir deniz. Koca denizin içinde koca bir vapur gördüm. Yeni bir dünyayla karşılaşmıştım. Kırcağız’dan, bilmediğim, görmediğim yeni bir dünyaya adım atmıştım. Denizin büyüklüğü, vapurun kocamanlığı beni inanılmaz duygulara itmişti. Sevinçliydim. Mutluydum. İçim içime sığmıyordu. Dünyam değişmişti. Sanki yeniden dünyaya gelmiş gibiydim. Hiç görmediğim şeyleri görüyordum. Başka dünyalarda yaşıyor gibi oldum. Güllük’te otobüsten indik, vapura çıktık. Kalkma vakti geldi, vapur düdük çalarak hareket etti, koca denizin içinde gidiyorduk. O zamanlar neresi olduğunu bilmiyorum; Kuşadası’na uğradık, üç gün sonra İzmir’e vardık. Yanımızda Kemikli’li Selahattin ağabey var. Akşamüzeri körfeze girdik. Dört taraf ışıl ışıl, koca bir dünya, başka bir mekândaymışım gibi; böyle bir ışık, böyle bir körfez, böyle bir deniz bana çok farklı geldi. Vapurdan indik. Selahattin ağabey bizi bir otele götürdü. O geceyi otelde geçirdik. Sabahında Kemer tren istasyonuna gittik. Burada da ilk kez tren gördüm. Trene bindik, Kızılçullu istasyonunda indik. Okulun kapısına varınca orada misafir kabul etme yeri var, elimize bazı kâğıtlar verildi. Ama biz ne yapacağımızı bilmiyoruz. Nöbetçi öğretmen ve nöbetçi öğrenci bizi alıp kayıt olacağımız yerlere götürdüler. Çok farklı bir yaşantının içine girdiğimi fark ediyordum. Kızılçullu’nun binaları bana peri bacaları gibi geliyordu. Masal âlemindeymişim gibi hayretler içindeydim. Etrafımızda cıvıl cıvıl öğrenciler, kampana çalıyor, derslere girilip çıkılıyor, işimiz bitti; 1-F sınıfının 1250 numaralı öğrencisi oldum. Kampana çaldı, yemekhanenin önünde sıraya girdik. Herkesin çatalı, kaşığı var, masaya oturuluyor; ben hiç masaya oturmamışım. Yer sofrasında yemek yemişim. Kaşık, çatal görmemişim. Bizim kaşıklar tahtadandı. Nöbetçi öğretmen “afiyet” olsun gibisinden kısa bir konuşma yaptı. Yemeğe başladık. Akşam olunca yatakhaneye götürüldük. Yer yatağından başka yatak görmeyen biriyim, karyolada yattım. Yatakhanede çıt yok. Disiplin var; kendi kendime bu işler kolay değil, uyulması gereken kurallar var, bilmediğim şeyleri görüyorum diyorum. Bir yandan seviniyorum diğer yandan yapabilir miyim diye düşünüyorum. Kızılçullu’da Fatma Kafalı, Hasan Mersin gibi tanıdıklarım vardı.
- Orada mı tanıştınız, Milas’tan mı tanışıyorsunuz?
Milas’tan tanışıyoruz. Onların desteği ve moral aşılamaları ile okula çabuk alıştım. Yabancılığımı aştım. Sabah kampana çalar kalkarız, elimizi yüzümüzü yıkarız. Okulun önündeki alanda 1500-2000 çocuk toplanırız, şarkılar söyleriz, halk oyunları oynarız; Bergamalı bir zeybek vardı. Bize oyun öğretirdi. Arada jimnastik de var tabii. Paydos denilir, mütalaa saatimiz başlardı, derslerimizin hazırlığını yapıyorduk. Öğretmen soru vermişse onun yanıtlarını hazırlıyorduk. Kitap okumamızı istemişse kitabımızı okuyorduk. İMECE dergisini vermişlerdi, ona bakardık. Kampana çalınca sabah kahvaltısı için yemekhaneye giderdik.
- İzmir’ de sınav oldu mu?
Hayır, sınav Milas’ta olmuştu.
- Soruları hatırlıyor musunuz?
Daha çok, annen ne iş yapar, baban ne iş yapar, öğretmen olursan ne yapacaksın, bunun gibi sorular. Arada okulda öğrendiğimiz bilgi soruları da vardı.
- Milas’tan kaç kişi gitmiştiniz? Kız öğrenciler var mıydı?
2 kişiydik. Ben Mehmet Sarı ve Tayyip Barış. Bizimle giden kız öğrenci yoktu. Yeni bir dünya, aya mı gittim, yıldıza mı? Masal âlemi gibi, İzmir’i bilmiyorum. İzmir’in o büyüklüğü, evlerinin, sokakların, caddelerin ışıl ışıl olması; gaz lambası ile büyümüş, Kırcağız gibi küçük bir köyde doğmuş kişi olarak beni çok şaşırmıştı. Tren görmüşüm, vapura binmişim, denizi görmüşüm; yemek içmek desen bir başka türlü. Yatmak kalkmak ayrı, tuvalet alışkanlığı bile farklı.
- Ev özlemi duydunuz mu?
Fatma ablam ve Tayyip benim sıla özlemimi gideriyorlardı. Ben isteyerek, hatta zorlayarak İzmir’e gelmişim. Üstelik ortam çok güzeldi. Öyle büyük bir özlem duymadım. Okumak istiyordum. Kendimi kurtarmak istiyordum.
- Sizden fotoğraf istediler mi?
Milas’tayken istemişlerdi. Bir de ilkokulu bitirirken resim çektirmiştim. O da ayrı bir duygu. Çektirdiğim resmime bakıp bakıp dururdum. Nasıl oluyor diye akıl yorardım. Anlamaya çalışırdım.
- Milas’tan ayrılırken yanınıza ne almıştınız?
Sarıçayın kenarında bostanımız vardı. Babamla oraya gittik. Acur kopardı. Milas’a vardığımızda kopardığı acuru bana verdi. Yanıma aldığım tek şey o acurdu. Onu da arkadaşlarımla otobüsün üstünde yedik.
- Dişinizi fırçalar mıydınız?
Milas’tayken bilmiyordum. Kızılçullu’da gördüm. Elbise de, iç çamaşırlar da Kızılçullu’da verildi.
- Büyüklerin tavırları nasıldı?
Bizi korurlardı. Sorduklarımıza cevap verirlerdi. Ağabeyimiz, ablamız gibiydiler.
- Yatakhanede büyükler kalır mıydı?
Yatakhanelerde sınıf sınıf kalırdık. Kızların kaldığı bina bizden ayrıydı. Aynı bahçe içindeydik fakat binalarımız farklıydı. Kızların kaldığı binanın sorumlusu da Fatma Kafalı ablamdı. Çamaşırlarımı ona götürürdüm, ben kızların binasına girerdim. Tanıdık olduğum için bana ses etmezlerdi. Zaten ufak tefektim.
- Sabah kahvaltısı saat kaçta başlardı?
Erken kalkardık. Önce spor, sonra mütalaa, sonra kahvaltı edilirdi.
- Neler yerdiniz?
Benim alışık olmadığım şeyler. Örneğin reçeli, çayı bilmezdim; Bunların dışında peynir, zeytin gibi şeyler yerdik. Bunların bir kısmını kendimiz üretirdik. Reçeli, peyniri, yoğurdu kendimiz üretirdik.
- Öğlen yemeklerinizde ne verilirdi?
3 çeşit yemeğimiz olurdu. Etli yemeğimiz çok olurdu. Etimiz kendi ahırımızda baktığımız hayvanlardan elde edilirdi. Örneğin ben, tarım derslerimizde kazların bakımıyla ilgilenirdim. Ben küçük yapılı olduğum için öğretmenim bana çapa vermez sen git kazlarla ilgilen derdi. Karabağların çayında kazları güderdim.
- Yemek dağıtım işi nasıl olurdu?
Şimdi, yemek gelir, biz tabaklarımıza alırdık. Kaşık nasıl, çatal nasıl, bıçak hangi elde tutulur öğretiyorlardı. Doyacağımız kadar yemek alırdık.
- Aç kaldığınız olur muydu?
İkinci cihan harbinin olduğu yıllardı. Zor günlerdi. Bazı arkadaşlarımız iştahlıydı. Örneğin Tayyip benim ekmeğimi de yerdi. Yemekte sorun yoktu. Ben ekmeğe de yemeğe de doyuyordum.
- Kantininiz var mıydı?
Vardı. Para karşılığı alınır ve satılırdı.
- Harçlık alıyor muydunuz?
Her ay belli bir miktar harçlık alırdık. Aldığım parayı küçük yapılı olduğumdan; çaldırırım, düşürürüm kaygısıyla arkadaşım Hasan Mersin’e verirdim İhtiyacım olduğunda alırdım.
- Tatil yapar mıydınız?
Yılda bir ay tatilimiz olurdu. O da yaz aylarına denk gelirdi. Milas’a gelirdim.
- Eve geldiğinizde okulda gördüklerinizi evinize taşımaya gayret eder miydiniz?
Evet, olanaklarımız ölçüsünde gördüklerimi, yaşadıklarımı uygulamaya gayret ederdim.
- Okul giysiniz aynı mıydı?
Aynıydı.
- Tuvalet kullanma alışkanlığınız da değişmişti.
Tuvaletlerde sabun olurdu, pırıl pırıldı. Nöbetçi öğretmen ve öğrenciler bu konulara çok önem verirlerdi.
- Öğrenciler yönetim işlerine katılırlar mıydı?
Öğrenciler yönetime katılırdı. Ekipler olur, yarışlar yapılırdı. Kim nereye adaysa, hangi ekip nasıl bir çalışma yapacaksa ortaya çıkar ve yarışırlardı. Her ekip neler yapacağını anlatırdı. Kavgasız, gürültüsüz yarışmalar olurdu. Öğrenciler oy verirdi. Kazanan taraf öğrenciler adına yönetime katılırdı. Yemekler nasıl çıkıyor, diş fırçası veriliyor mu, temizliklerde aksama var mı gibi işleri kontrol ederlerdi. Demokrasi işlerdi. 4 ayda 5 ayda bir değerlendirme toplantıları yapılırdı. Sorusu olan sorusunu sorar, eleştirisi olan eleştirisini yapardı. Toplantılara öğrenciler, öğrenci temsilciler, okul yönetici ve öğretmenleri de katılırdı. Aksaklıklar dile getirilir, noksanlıklar ya da yanlışlıklar eleştirilirdi. İdareci ve öğretmenler de açık açık eleştirilebilirdi. Öğretmenlerimiz de, idarecilerimiz de eleştirileri olgunlukla karşılar ve yanıtlarını verirlerdi. Kızmaca, darılmaca olmazdı. Biz de korkmadan, çekinmeden sorumuzu sorabiliyorduk.
- Banyo işleri nasıldı?
Sıcak suyumuz hep vardı. Duş kabinlerimize girer duşumuzu alırdık. Haftanın belli günlerinde yıkanma günümüz olurdu. Temizlik konusunda kısıtlama yoktu.
- Dersiniz kaç dakika sürerdi?
Sanıyorum 45 dakikaydı. Ayda 3-4 kitap okurduk. Okuduklarımızı sınıfta anlatırdık. Zengin bir kütüphanemiz vardı. Dünya klasiklerinden yerli yazarlarımızın eserlerine kadar aradığımız her kitabı bulurduk. Aynı kitabı okuyanlarımız da olduğundan sorulacak soruları doğru cevaplamak zorundaydık. Okumuş gibi yapamazdık, gerçekten okurduk.
- Kitap okumak zorunlu muydu?
Zorunluydu. En az ayda 1 kitap okumak zorundaydık. Türkçe derslerimiz, daha çok okuduğumuz kitaplar üzerine konuşmayla geçerdi.
- Sizi etkileyen kitap hangisiydi?
‘Beyaz Zambaklar Ülkesinde’ isimli kitap beni çok etkilemişti. Eğitime verilen önemi anlatıyordu.
- Dersler nasıl işlenirdi?
Öğretmenlerimiz işlenen konularla ilgili olarak yapmamız gerekenleri önceden söylerlerdi, sorular verirlerdi. Biz de o sorulara göre hazırlığımızı yapardık. Sınıfa hazır giderdik. Öğretmenlerimiz anlatan kişi olmaktan çok, sorularla sınıfı yönlendirirdi. Öğretmenden çok biz konuşurduk. Ezber yoktu, anlamak, çözümlemek, yorum yapmak gibi bir yöntem uygulanıyordu. Yaparak, görerek eğitiliyorduk.
- Öğretmenleriniz her öğrenciye soru mu verirdi?
Bazen her birimize ayrı ayrı sorular verirdi. Bazen de gruplara ayrılırdık. Her gruba ayrı soru verirdi. Bugün ferdi eğitim öne çıkarıldığından eğitimimiz istenilen başarıya ulaşamıyor. Hâlbuki gruplar oluşturulsa, çalışmalar gruplarla yapılsa, başarı daha da yükselir. Paylaşma, sorumluluk, birlikte hareket insana güven verir. Ferdiyetçi tutum, kıskançlığı, çekememezliği bencilliği öne çıkarır. Bu çok önemlidir. Bir şirkette, bir partide de durum aynıdır. Grup çalışması demokrasiyi yerleştirir. Başarıyı artırır. Dayanışmayı sağlar. Senin adamın, benim adamım çekişmesi yaşanmaz. Torpil, kayırma gibi şeyler olmaz. Ben yerine biz denmeli. Eğitimde başarılı olmanın yolu buradan geçer.
- Okulun ısınma durumu nasıldı?
Kaloriferle ısınıyorduk. Çalışma odalarımız, yemekhanemiz, yatakhanemiz sıcaktı. Başarılı olmak için her konforumuz vardı.
- Şikâyetlerinizi nereye yapardınız?
Seçtiğimiz öğrencilere yapardık. Onlar da ilgilisine ulaştırırdı. Sorduğumuz her sorunun yanıtını alırdık. Sorularımızın yanıtını vermek zorundaydılar. Yoksa bir daha seçilemezlerdi. 6 ayda bir seçim olurdu.
- Ne tür kitaplar okumak istiyordunuz?
Bilimsel kitapları okumaktan hoşlanıyordum. Gazete ve dergiler de okulumuza gelirdi. Fakat biz daha çok İMECE dergisini okurduk.
- Hafta içi dışarıya çıkabiliyor muydunuz?
Hafta sonlarında çıkardık. Kırcağız’dan çıkmış bir çocuk, İzmir gibi koca bir kente giderse çok şeye ilgi duyar. Kordon’a daha çok giderdim.
- Öğretmenleriniz de okulda mı kalırdı?
Bir kısmı lojmanda kalırdı. Dışarıda kalan öğretmenlerimiz de vardı. Bayan öğretmenlerimiz vardı, erkek öğretmenlerimiz daha çoktu.
- Okulun bayındırlık işlerini de siz mi yapardınız?
İçinden tutun da, dış düzenlemesine kadar hemen her işi öğretmenlerimizin kontrolünde biz yapardık. Kireç ocağımız vardı. Badana işlerimizi kendimiz yapardık. Tuğla ocağımız vardı, örme işlerini biz yapardık. Tuğla ocağında nöbet tuttuğumu hatırlıyorum.
- Öğrencilerin dışında okulunuza etkinlik için gelen gruplar olur muydu?
Arada gelirlerdi. Bizler de onları seyrederdik. Profesyonel olduklarından, onlardan öğrendiklerimiz de olmuştur. Okulumuzda sinema salonu, tiyatro salonumuz vardı. Etkinliklerimizi o salonda yapardık.
- Devlet yetkilileri de gelmiş miydi?
İsmet İnönü, Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç’un okulumuza geldiklerini biliyorum.
- Özel hazırlıklar yapılır mıydı?
Temiz giyerdik, bakımlı olurduk, hazırlık dediğiniz bu yönde olurdu. Alanda toplanır, onların konuşmalarını dinlerdik, sorusu olan sorusunu sorardı.
- Korumaları var mıydı?
Hiç farkında değilim. Ben hiç görmedim. Ya da farkında değilim.
- Kız- erkek ilişkileri nasıldı?
Büyük bir disiplin vardı. Kızların bulunduğu binaya erkekler giremezdi. Ders zamanlarımızda beraber olurduk. Düzeyli bir ilişkimiz vardı. Bu arada birbirine gönül vermiş arkadaşlarımız var mıydı? Bilmiyorum. Ama Köy Enstitülerini kapatmak isteyenlerin bir takım iftiralarını duymuştum. Hepsi yalandı. Pekmezi kızlar yapardı, arıları onlar bölerlerdi. Zirai işlerde kurutulması gerekenler varsa kızlar yapardı. Çapa da çapalarlardı.
Köye giden öğretmenlere toprak verilirdi ki, öğretmen hem geçimini sağlasın hem de köylüye örnek olsun. Daha sonra bu işlem kaldırıldı. Hasan Ali Yücel bakanlıktan, İsmail Hakkı Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğünden alındı. Toprak ağaları, din bezirgânları olmadık karalamalara başvurdular. Öğretmene at arabası verilirdi, aldığı eğitimle ilgili araç ve gereçler verilirdi. Köylü görsün, bilsin diye. Bunlar 1946’dan sonra yok oldu. Ben 1947 mezunuyum, bana bunlar verilmedi.
İsmet İnönü’nün Köy Enstitülerini öven konuşmalarını dinlemiştim. CHP içinde bulunan Adnan Menderes ve arkadaşlarının parti kurma girişimleri sonrasında, İnönü’yü geri adım attırmak zorunda bırakmıştır. Hasan Ali Yücel gibi bir insanı görevden aldırıyor. Parti içinde böyle bir huzursuzluk oluşuyor. İnönü, Atatürk’ün dediklerini yapan bir insandır. Örneğin Atatürk ölmeden önce askerliğini çavuş olarak yapan okuryazarların eğitmen olarak atanmasını istemiş ve Başbakan olan İnönü eğitmen kurslarını açıyor. Sonra Atatürk, bir mektubunda toprak reformu istiyor. İnönü toprak reformunu da yapıyor. Ama karşı duruluyor, uygulatılmıyor. Toprak reformu bugün de bir ihtiyaçtır Neden? Demokrasinin en büyük engeli ağalık düzenidir, feodal düzendir. Bunlar giderilmediği zaman başlık parasına 12-13 yaşındaki kızlarımız satılıyor. Yanlış İslam anlayışları yayılıyor.
Size Kinyas Kartal’ın yazdığı bir anısından söz edeyim. Bunun iki köyüne Beşikdüzü Köy Enstitüsünden mezun iki öğretmen atanıyor. Kinyas Kartal da Rusya’da eğitim görmüş tahsilli bir insan, Van ağası. Köyüne geliyor, bakıyor ki köylü eskisi kadar kendisine itibar etmiyor. Bu neden oldu diye şaşırıyor. Araştırıyor, devlet öğretmene 30-40 dönem arazi vermiş ya; burayı sürüyor, ekiyor, satıyor, parası öğretmende kalıyor. Köylü, biz ağanın toprağını ekip biçiyoruz ama hakkımızı alamıyoruz diye bir tepki duyuyor; ağalığa karşı bir oluşum meydana geliyor. Bunu hatıralarında yayınlıyor. Bütün ağaları topluyor, Köy Enstitüleri devam ederse bizim ağalığımız bitecek. Gidelim Adnan Mendere’e durumu anlatalım. Menderes’le buluşuyorlar, Köy Enstitülerinin kapatılmasını istiyorlar. Kabul ederse köylüleriyle birlikte oylarını Menderes’in partisinden yana kullanacaklarını belirtiyorlar. 1954’te Köy Enstitüleri tamamen kapatılıyor.
- Kız-oğlan ilişkileri konusunda o günleri yaşamış biri olarak ne dersiniz?
Bu konuda Fatma ablamla görüşseniz daha doğru bilgiye ulaşırsınız. Ancak, şunu söyleyeyim, kızlar kısmına erkeğin girmesi mümkün değildi. Böyle bir durum okuldan atılmayı gerektiriyordu. O, olumsuz, kötü iftiraları atanlar kasıtlı hareket ediyorlardı. Onlar, çıkarları bozulduğu için bu tür yalanlara başvuruyorlardı.
Ortaklardayız, ben 3 sene Kızılçullu’da kaldım, Ortakları kurduk, 2 yılımı da Ortaklar’da okudum. Yaz aylarında bizi 15 günlük tatile götürürlerdi Kuşadası’na. Kadınlar plajına giderdik. Öğretmenimiz, kızların ve erkeklerin yüzme yerlerini gösteriyordu. Ayrı ayrı yerlerde yüzüyoruz. Ama kızların içinde yüzme bilmeyenler var. Bunların eğitilmesi lazım, ben iyi yüzüyorum, Sarıçay’da yüzmüşüm, yaş olarak da yanlışlık yapacak bir durumda değilim, öğretmenim kızlara yüzme öğretmemi istedi. Ben kızların yüzme öğretmeni oldum. Denizde bile kız-oğlan yaklaşımı kolay değildi. Onu vurgulamaya çalıştım. Biz de ağabeylik, ablalık var. İnsan ablasına, abisine kem gözle bakar mı?
- Mayonuz var mıydı?
Vardı.
- Okulunuzda hangi bölümler vardı?
Genel Kültür, herkes onu okuyor. Sanat’a gelince, marangozluk, demircilik, inşaat; benim bölümüm marangozluktu.
- Disiplin işleri nasıl yürütülürdü?
Okulun müdür yardımcılarından biri bu işlere bakardı. Bazı öğrencilerin disiplinsizlik nedeniyle okuldan atıldıklarını da biliyorum.
- Boykot gibi eylemlikleriniz oldu mu?
Ben Ortaklar’ı bitirdikten sonra Hasan oğlan Yüksek Köy Enstitüsüne gönderildim. Oradayken İsmet İnönü geldi. İdare İnönü’ye özel yemek çıkarmış. Öğrencilerin bu duruma tepki gösterdiklerini yaşadım. Niye özel yemek diye. Müdür çıktı, “Siz revirdeyken verilen yemekle, herkese verilen yemek bir oluyor mu? Olmuyor. Hasta olduğunuz zaman başka, sağlıklı olduğunuz zaman başka yemek çıkmıyor mu? Çıkıyor; İsmet İnönü de şeker hastasıdır. Bunu bilmenizi isterim” dedi.
Özel bir anımı da anlatayım: Trenden inip Hasanoğlan’ın kapısından içeri girerken şu yazıyı okudum “Üretmeyenin tüketmeye hakkı yoktur.” Bu söz benim beynime işlemiştir.
Âşık Veysel’i de tanıdım. Âşık Veysel öğretmenim olmuştu.
- Bölüm seçme işini siz mi yapardınız?
Ağırlık bizdeydi ama son kararı öğretmenlerimiz verirdi.
- Köylü ile ilişkileriniz konusunda bilgiler verilir miydi?
Hepimiz köy okullarından geliyorduk zaten. Kendimiz köylüydük. Bizim ilk görevimiz köye ışık götürmekti. Köylüyle ilişki kurmadan köye aydınlık götüremezsin ki; köylü gibi olacaksın, ama köylü kalmayacaksın. Onlardan biri gibi eğitildik. Bizim ikinci görevimiz köyün ekonomik gücünü artırmak, sosyal gelişimini sağlamaktı. Biz böyle bir eğitim aldık. Anadolu’nun çocuğu, Anadolu’nun kucağı olan Köy Enstitüsünde böyle yetişti. Biz böyle halkçı olduk, üretmeden tüketilmeyeceğini kavradık. Hasanoğlan’da 6 ay kadar kaldım. Hasta oldum, bir üşütme yaşadım. Babama haber saldım, babam da gelmemi istedi. Öğretmenlerimle konuştum, babamın mektubunu gösterdim, öğretmenlerim bana izin verdi. İleride iyileşince Gazi Eğitim Enstitüsüne gitmemi öğütlediler. Ben de daha sonra öğretmenlerimin bu isteğini yerine getirdim. Pedagoji bölümünü bitirdim. Ondan sonra da müfettiş oldum.
MESLEK YAŞAMI
- Dönünce ne yaptınız?
Epçe köyüne atandım. Bir yıl Epçe’de görev yaptım. Orada okul binamız yoktu, camide ders verdim. Milli Eğitimle el ele verdim, okul binasının temelini attık. Sonra Kızılcayıkık köyünde görev yaptım. Burada da bir yıl çalıştım. Ve kendi köyüm olan Kırcağız’a atandım. Müfettiş oluncaya kadar Kırcağız’da kaldım.
- Müfettişliğe ne zaman başladınız?
1960’lı yıllarda Bitlis’te başladım. Ahlat ve Adilcevaz İlkokullarını teftiş ediyordum. Köy okullarında kız çocuklarını görmeyince hayretler içinde kalmıştım.
- Kırcağız’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiniz, okudunuz, çalıştınız ve kendi köyünüze öğretmen olarak döndünüz. Kırcağızlılar sizi nasıl karşıladı?
Ben köyümün ekonomisini geliştirmeye çalıştım. Köy Kalkındırma Kooperatifini kurdum. Köylüme, zeytinlerimiz asitli yağ oluyor, para etmiyor, bir araya gelirsek kaliteli yağ ve sofralık zeytinler elde ederiz dedim, ancak köydeki çıkarcılar, “bu işler komünistlik işidir” dediler, kooperatifi önlediler.
Ben kendimi cumhuriyetimize, Atatürk’ümüze borçlu hissediyorum. Köy Enstitüleri olmasaydı benim okumam mümkün değildi. Ben de babam gibi şunun bunun yanında çalışmak zorunda olurdum. Çünkü babamın parası yoktu. Köy Enstitüleri parasız eğitim verdi. Ezilenden, çalışandan yana bir eğitim aldım. Benim çocuklarım Amerika’da Almanya’da, kızım da öğretmen olmak için okuyabildiyse Köy Enstitülerinin sayesinde olmuştur. Ben okuyamasaydım, çocuklarım da bir şey olamazlardı. Çalıştım, köyümde arazi aldım. Bize verilen para çok değildi ama düzenli bir gelirimiz vardı. Ben de tutumlu biriydim. Bütün bunlar Köy Enstitüsü sayesinde oldu.
- Köy Enstitüleri kapatılmasaydı nasıl bir Türkiye olurdu?
Gerçek demokrasi olurdu, gerçekten demokrat insanların yaşadığı bir ülke olurdu. Çünkü aydınlanmış bir halk kime oy vereceğini bilirdi, ağanın, gericinin sözüne kanmazdı, okuyan, düşünen bir toplum olurduk. Kalkınmış bir ülke olurduk. Üreten bir ekonomimiz olurdu. Tüketim ekonomisi olmazdı. Patatesi İran’dan almazdık.
- Bir dönem politikanın içine girmişsiniz ...
Evet, bir halk çocuğu olarak, Atatürkçü bir yurtsever olarak yurduma, milletime hizmet etmek istedim. Bunun yolunun da politikadan geçtiğine inandım. Ferdi çalışmalar, yerel faaliyetler güzel ama genele bakmak lazım. Türkiye’yi düşünmek lazım dedim, emekli oldum ve 1977 seçimlerinde CHP’den aday adayı oldum. Benden başka 20 kişi daha aday olmuştu. Parti bunların bir kısmını aşırı solcu ve CHP’nin ilkelerine uymadıklarını saptamış ve çoğunu elemişti. Ben elenmemiştim. 4. sıradaydım. Ancak CHP 2 milletvekili kazandı. Milas’tan Hasan Fehmi İlter, Fethiye’den Sami Gökmen kazandı. Bülent Ecevit Genel Başkanımızdı. CHP bu seçimde halka ulaşmayı becerdi. % 42 oy aldı. Kendi köyümde seçim çalışması sırasında Demokrat Parti yanlıları neden CHP’den aday olduğumu sordular? Ben de köyümüzün önünde Sarıçay’ın boşu boşuna akıp gittiğinden şikâyet ettim. Köyümüzün topraklarının sulanmadığından söz ettim. Seçilirsem Sarıçay’ın önüne baraj yaptıracağımı ve böylece Kırcağız’ın sulu tarıma kavuşacağını anlattım. Bir de o zamanlar hayali ihracat yapmakla ünlenen Yahya Demirel’in haksız kazanç elde etmesinden şikâyetçi olmuştum. Akarcalardan menfaatleşen bir köylü, “Demirel ailesine iftira atma” diye çıkıştı. Yahya Demirel yargılanmış ve hüküm giymiş biriydi. Maalesef o zamanlar da körü körüne siyaset yapan insanlarımız vardı. Bugün de varlar.
12 Eylül askeri darbesinden sonra yeni anayasa oylaması vardı. Köyüme zeytinliğimi görmeye gitmiştim. Köy kahvesinde köylüler anayasa oylaması üzerinde tartışıyorlardı. Bir kısmı yeni anayasaya sahip çıkıyor ve seçimlerin arkasından demokrasinin geleceğini savunuyordu. Bazıları da paşaların affedileceğini cumhurbaşkanı olacağından endişe duyduğunu söylüyordu. Tartışma böyle devam ediyordu. Sonra bana döndüler. Müfettiş beyi dinleyelim dediler. Ben de Anayasa seçimi ile Cumhurbaşkanlığının seçiminin aynı gün olmasına karşı çıktım. Daha sonra köylülerimden bazıları beni Muğla Askeri Garnizon Komutanlığına şikâyet etmiş. Komutanlık da Milas Kaymakamlığına benim kim olduğumu Anayasa ile ilgili seçimde kötü propaganda yapıp yapmadığımı sormuş. Kaymakam İsmet Karadöl, beni İlköğretim Müdürü Mustafa Şahin aracılığıyla çağırdı. Ben de kahveye dinlenmek üzere gittiğimi, köylülerin benim de fikrimi almak istemeleri üzerine konuştuğumu kimsenin aleyhinde konuşmadığımı anlattım. Askeri Komutanlık benim Anayasa oylamasının bitmesinden önce köye gitmeme yasak koydu. Ben kendi köyüme gidemez oldum. Kendi köylüm benim fikrimi öğrenmek istiyor, istediğini söylemediğim için şikayetçi oluyor ...
Milas’ta gazete bayiliği yapan Şefik adında biri vardı. Muhalif gazeteleri alan memurların adını Demokrat partinin yönetimine bildirir, onların görev yerlerinin değiştirilmesini sağlardı. Muhalif memurlar uzak yerlere atanırdı.
Bugün geriye doğru bakıyorum da değişen bir şeyin olmadığını görüyorum. İhbarcılık halâ devam ediyor. Muhbir vatandaşlar faaliyetlerini sürdürüyor. Gazeteciler, subaylar, aydınlar, düşünürler, siyasetçiler sahte CD’lerle hapislere atıldı. Barışçıl gösterilere önderlik yapan gençler gözaltına alınıyor.
- Yazılar yazıyorsunuz.
Daha ağır yazılar yazmak istiyorum. Ama bu adamların yapamayacağı yok diyorum. Siyasal zihniyet değişmeli. 12 Eylül’den kalmış partiler yasası ile seçim yasasının değişmesi lazım. Parti başkanı dilediğini alıp dilediğini silmemesi gerekir. Seçmen karar vermelidir. Halkın seçtiği karşımıza gelmiyor ki; halkta bir heyecan olmuyor. Delegelerin de bilinçli olması lazım. İş bilire, hizmet sunacağa oy vermesi gerekir. Hatır-gönül işleriyle devlet işleri yürümez.
Milas’ta gençleri koruyan bir yurt yok. Fetullah’ın ışık evlerine, tarikatların yurtlarına gidiyor gençlerimiz. Bu nasıl Atatürkçülük? Lafla Atatürkçülük olur mu? Atatürk cumhuriyeti gençlere emanet etmiş. Biz gençleri tarikatların eline vermişiz.
MEDENİ DURUM
- Ne zaman evlendiniz?
1947’de öğretmen oldum. 1952’de evlendim.
- Zeynep teyzeyi siz mi görüp istediniz, eş-dost mu önerdi, aileniz mi istedi?
Daha önce Babam’a Kandak köyünden bir kız önermişler. Babam kızı ve ailesini görmek üzere Kandak’a gitmek için araba tutuyor, ancak yol çok bozuk olduğundan yarı yoldan geri dönmüş. Oğlum bu yoldan nasıl gelip gitsin diye düşünüyor ve uzaktan kız almamaya karar veriyor.
- Siz yanında mısınız? Sizin haberiniz var mı?
Hayır, başkalarıyla gidiyor. Benim haberim yok. Ne yaparsın o zamanlar bu işler böyleydi.
Babam kendi kendine karar vermiş; babanın dediği olur. Babam halamla konuşuyor. Halam da sen ne arayıp duruyorsun, uzaklara gidiyorsun, köyümüzde Durmuş Madran’ın kızı Zeynep var; bildiğimiz, tanıdığımız insanlar, durumları da gayet iyi diyor. Babamın aklı da bu işe yatıyor ki bana durumu aktardı. Biraz düşüneceğimi söyledim. Zeynep çalıştığım okuldan mezun olmuştu. Durumu dayılarımla, tanıdığım eş-dostla konuştum. Konuştuklarımın tamamı onay verdiler, ben de ikna oldum. Önce Halam, Zeynep’in babasına, ‘böyle bir durum var, gelsinler mi ne dersin?’ gibisinden ağız aramaya gitti. Buyursunlar demişler. Gidildi, istendi ve oldu. Babam köyün muhtarı olmuştu. Nikâhımızı babam kıydı.
- Zeynep teyze kaç yaşlarında?
17 yaşındaydı. Ben de 21 yaşındayım Babam, bir an önce evlenmemi istedi. Üvey annem vardı. Babam, daha rahat olacağımı düşünmüş ki evlenme işini hızlandırmış.
- Düğününüz nasıl olmuştu?
Milas düğünleri nasıl oluyorsa öyle oldu. Kazanlar kuruldu, ocaklar yakıldı, yemekler yapıldı, içkiler dağıtıldı. Davul-zurna çalındı. Kız evinde ayrı, oğlan evinde ayrı şenlikler yapıldı.
Zeynep teyzeden öğrenmek istiyorum. O zaman Mehmet öğretmenimle flört etme gibi arkadaşlığınız olmuş muydu?
Zeynep teyze gülerek, öyle şeyler olmadı. O zamanlar ayıp karşılanırdı. Ailenin dediği olurdu.
Mehmet öğretmenim araya giriyor. Kayınpederim koyu Halk Partiliydi. Ben de Demokrat İzmir gazetesinde yazıyorum. Demokrat İzmir gazetesi bana gönderiliyordu. Ben o gazeteleri kayınpederime götürürdüm, hoşuna giderdi. Benim amacım aynı zamanda Zeynep’i görmekti.
(Zeynep teyze söze girdi: Ama ben hep kaçıyordum. Mehmet gelince ben yer değiştirirdim.)
Mehmet öğretmenim ekliyor: Köyün kahvesi var, önünden yol geçer. Bunların (Zeynep teyze) bahçeleri var, bunlar analarıyla geçerlerdi, ben Zeynep’i o zaman görürdüm. Uzaktan görürdüm.
- Evin büyüğü siz miydiniz?
Hayır, iki ablam vardı. Ablamlar bekârdı.
- (Mehmet öğretmenime dönüyorum.) Evlendiniz nerede kaldınız?
Babam bana bir ev yapmıştı, o evde kaldık. Yani köyümüzde.
- Zeynep teyzelerin ekonomik durumları nasıldı?
Bizden iyiydi.
- Babanız bu nedenle Zeynep teyzeyi istemiş olabilir mi?
Babam öyle düşünmüş olabilir.
- İlk çocuğunuz ne zaman oldu?
1 Mart 1953’te, Osman dünyaya geldi. Babamın adını koyduk. Baba olmak güzel şey, oğlum doğduğunda tarifsiz bir neşe içinde oldum. Babalık insana aynı zamanda sorumluluk da yüklüyor. Çocuklarımın geleceğini kurmak, onları meslek sahibi yapmak, vatanını, insanını seven kişiler olarak yetiştirmek gibi. Müfettişliğe bunun için geçtim. Çocuklarım okusun diye, köyden şehre geçmesi kolay olsun diye müfettiş oldum. Köyde kalırsak çocuklarımın yeterli eğitimi alamayacağını düşünmüştüm. Şehirlerde her sınıfa bir öğretmen verilirken köylerde bir veya iki öğretmen veriliyordu. Haliyle şehirdeki eğitimin kalitesi daha yüksekti.
- Çocuklarınız hangi koşullarda büyüdüler?
Benim çocukluğumla karşılaştırırsam, çocuklarım çok iyi koşullarda büyüdüler. Osman’dan bir sene sonra da Cihan dünyaya geldi. Ben çocuklarımı yanıma alır, zeytinliğe götürürdüm.
Zeytinliğimiz var, hayvanlarımız var, çocuklarla beraber çalışırdık. Çocuklarıma görev vermeyi benimsemiştim. Çocuklar korunup kollanmalı ancak saksıda büyütülmemeli. Oyun da oynamalı, sorumluluk da yüklenmeli. Ben bunu yapmağa gayret ettim. Örneğin ben Fethiye’deyim, müfettişim. Köye geldiğimde Zeynep, fabrikada zeytinyağımızın sıkıldığını söylerdi, ben de “Osman’a söyle at arabasıyla alıp gelsin” derdim; Zeynep “Osman küçük” diye karşı çıkardı. Ama ben bunun da bir eğitim olduğuna inanıyordum. Başka bir örnek daha vereyim; bazı akşamları kayınpedere giderdik. Kayınpeder çocukların yanlarında kalmasını isterdi, Zeynep kalmalarını istemezdi. Zeynep’e, “sen çocukların dedesinin evinde kalmasına dayanamıyorsun, ancak ben bu çocukları dünyanın dört tarafına göndereceğim bunu bil” dediğimi biliyorum.
- Çocuklarınız sinema ile ne zaman tanıştılar?
Özel olarak küçük yaşlarda Milas’a sinemaya giderlerdi. Üvey annem onları yanına alır ve sinemaya götürürdü.
- Bir de kızınız var.
Evet, Nurhayat. 1955 doğumludur.
- Askere ne zaman gittiniz?
1955’te. Osman ve Cihan henüz küçük, Nurhayat henüz doğmamış. Zeynep çocuklarla beraber babasının yanında kaldılar. Ben 6 ay Ankara piyade yedek subay okulunda eğitim gördüm. 6 ay sonra asteğmen olarak Kütahya’ya gönderildim. Orada iaşe subay vekili olarak görev yaptım. O yıllarda bir kıtlık oldu. Demokrat Parti zamanıydı. Soğan yok, patates yok, bu tür yoksulluklar oldu; ben Cemse’ye biner parayı çantama koyar 2 asker ile nöbetçi subayların birisini de yanıma alır köyleri dolaşıp ihtiyaçları temin ederdim. Kütahya’da 11 ay kaldık. Çocuklar da yanımda. Kirada durduk.
(Zeynep teyze söze giriyor) Ablalarım bunun dayılarının oğullarına verildi.
- Özel bir soru olacak; Mehmet öğretmenimle tartıştığınız zamanlarınız oldu mu?
Olmaz mı? Her ailede ufak tefek tartışmalar yaşanmıştır. Ama bu tartışmalar sözün ötesine geçmemiştir.
- En çok neye kızardı?
Bir şey istemişse olmasını isterdi. İstediği olacak. Önceliği buydu. Onu gönderdikten sonra ev işlerime bakardım.
- Mehmet öğretmenimin sevdiği yemek hangisidir?
Önüne ne koyarsan yer. Yemek seçme huyu yoktur. Ben bunu yemem demez. Kendimi şanlı görürüm.
(Mehmet hocam sorularımı yanıtlamaya devam ediyor)
- Babanızı ne zaman kaybettiniz?
Babam prostat kanseri oldu. İzmir’e götürdüm. Doktor ameliyat dedi. Babamın rızasını aldım. Geceyi otelde geçirdik. Fuarı birlikte gezdik. Tuvalete yakın yerlerde gezmemizi istedi. Hiç unutmam, “ben seni iyi ki okutmuşum, sen olmasaydın bu şehirde bana kim yardımcı olacaktı” dedi. Babama, beni okutmak istememiştin diyememiştim. Okumanın faydasını gördüğünü ve mutlu olduğunu böyle belirtmişti. Ameliyattan sonra 6 ay yaşadı.
- Kaş yaşlarındaydı?
46 yaşındaydı. O yıllarda ölüm daha da erken geliyordu. Doktor yok, hastane yetersiz, insanlar cahil. Ekonomik koşullar zayıf. Babamla ilgili bir anımı hatırladım. Ben avcılık da yapardım. İşte böyle bir gün derenin içinde bir kaynak gördüm. Okulumuzda da su ihtiyacı var. Muhtarımıza söyledim ilgilenmedi. Sonra konuyu babama açtım, seni muhtar seçsek deredeki kaynaktaki suyu okula getirsek, okula bir havuz yapsak, okulun bahçesindeki uygulama bahçesine su versek; köylüyü sulu tarıma alıştırsak iyi olmaz mı? diye. Babam kabul etti ve biz bu işi babamla başardık.
- Okulunuzun temizlik işlerini kim yapardı?
Öğrencilerimizle birlikte yapardık.
- Askerlikten sonra nereye atandınız?
Bodrum Çiftlik köyüne atandım. Sarnıçlardaki suyu kullanırdık. Kırcağız’da kuyumuz vardı, burada o da yoktu. Milas’tan Bodrum arabalarıyla Pınarlıbelen’e kadar gittik, Çiftlik köyü muhtarı köyde deve sahibi olan iki üç kişiyi görevlendiriyor, bizi karşıladılar. Yükümüzü develere sardık, çocuklar da eşeğe bindirildi, biz yaya, Çiftlik köyüne ulaştık. Bir adet lojman olduğundan orada okul müdürü kalıyordu. Biz köyde ev kiraladık. Dam eviydi. Bir yıl kaldıktan sonra, Kargıcak köyüne atandım.
- Kargıcak köyünü nasıl buldunuz?
Zeytincilikle geçinen köydü. Ancak zeytin ağacını işlemesini bilmezler, hayvancılık işlerini ilkel koşullarda yaparlardı. Örneğin o zamanlar, sağlıklı sığırlardan tohum alıp yaygınlaştırmak için devlet tarafından yapılan çalışma vardı. Köyün imamı ve onun arkasına takılmış bazı köylüler, tohumlamanın Allah’ın işine karışmak olduğunu söyleyerek çalışmaları engellemek istiyorlardı. Köyün imamı dünyanın, sarı öküzün boynuzları üzerinde durduğunu söylerdi. Böylesine cahillik vardı. Muhtarı çağırdım, bir mektup yazdım ve Milas Müftüsüne vermesini istedim. Milas Müftüsü de Aydın’da valilik yapan Recep Yazıcıoğlu’nun babasıydı. Benden bir iki yaş büyüktü. Kendisiyle görüşürdüm. Birlikte sinemaya giderdik. Aydın bir din adamıydı. Muhtar müftünün yazdığı cevabı bana getirdi. Okudum. Yapılacak işlerin dinen sakıncalı olmadığını ayetlerle anlatmış. Muhtara geri verdim, köylüyü toplamasını ve yazılanları onlara okumasını istedim. Böylelikle tohumlama çalışmasını köyümüzde başlattık.
- Tohumlama işlemini kim yapıyordu?
Veterinerler. İkinci seneden sonra evimizi yeniden Kırcağız’a taşıdık, ben köye gidip geldim. Eşekle, bir saate gider, bir saate dönerdim. Burada da zeytin ağaçlarının bakımı için örnek çalışmalar yaptım.
- Çalıştığınız köylerde cami hocalarıyla aranız nasıldı?
Genelde iyi geçinirdik. Çatıştığım hocalar da olmuştu. Benim Kur’an bilgim de vardı. Türkçe Kur’an okumuştum.
- Kur’an okumaya başlamanız nasıl oldu?
Babam muhtar ya, ölüm olur babam çağırılır, mevlit okunur babam davet edilir, vakit namazları kılınır ben kenarda dururum. Babam bu iş böyle olmuyor, sen de bu işleri öğrensen iyi olacak dedi. Ben de düşünmüyor değildim. Kenarda kalmayı ben de istemiyordum. Babam, Milas’ta bir hocanın yetişkinlere ders verdiğini söyledi. Ben yobaz hocaya gitmeyeceğimi anlattım. Babam hocayla konuşmuş; “gönder bakalım öğretmen oğlunla anlaşabilecek miyiz bakalım” demiş. Hocanın yanına gittim, yaşlı-başlı bir adam. Osmanlı zamanında müderrislik yaptığını söyledi. Bana Kur’an Anahtarı diye bir kitap verdi. Bir tarafta Arapça harfler diğer sayfada Latince karşılığı. Bana 5 sayfalık bir görev verdi. Evime döndüm, 20 sayfasını okudum ve anladım. Tatil günü hocaya gittim, pek beğendi, “öğretmen olduğundan hemen bellemişsin” dedi.
- Çocukken hocaya gönderildiniz mi?
Hayır, gönderilmedim.
- Köy Enstitüsünde din dersleri okumadınız.
Evet, öğretmen olup köyüme geldikten sonra, babamın telkini benim de uygun görmemle dini bilgilere ulaştım. Ben dini bilgileri aldıktan sonra üfürükçülükle, muskacılıkla mücadele etmeye başladım. Böylelikle, çalıştığım köylerde halkla olan diyalogum daha da gelişti.
- Ölümlerde Kur’an okumak için çağırılır mıydınız?
Yok, ancak bazen camide Kur’an okurdum, köylüler memnun olurdu. Ben de köyde yapmak istediklerimi kolayca yapardım. Köylüler de bana yardımcı olurlardı. Yaptığım çalışmalar kişisel değildi, köylüyü, öğrencilerimi, okulumu ilgilendiren işlerdi.
- O günlerle bugünleri karşılaştırdığınızda gericilikle, yobazlıkla ilgili olarak neler söylersiniz?
Atatürk, dinin sosyal bir ihtiyaç olduğunu söyler. Ama bağnazlık ve hurafeler dinimize zarar vermiştir. Bu zararları en aza indirmek için Diyanet İşleri teşkilatını kurduruyor. Elmalılı Hamdi Efendi’ye halkın okuması ve anlaması için Kur’an’ın tercümesini yaptırıyor. Ücretini de kendi cebinden veriyor. Atatürk, dini günlerde evine hafız çağırıp Kur’an okutuyor. Yani Atatürk böyle bir Atatürk’tür. Ama bağnazlığı kabul etmiyor. Gerçek yol göstericinin bilim ve akıl olduğunu söylüyor. Atatürk’ün yolu izlenseydi; yani akla, irfana, bilime önem verilseydi, ülkemde yaşanan yanlışlıklar olmazdı. Dindar ve kindar nesil yetiştireceğiz diyen nesil çıkmazdı. İslamiyet sevgiye, barışa, birlik ve beraberliğe dayanır. Kindarlık olmaz. Bakıyorum en dayanılmaz kötülükler İslam ülkelerinde oluyor. Müslüman Müslüman’ı öldürüyor. Allah’ü ekber diyerek insanlar kesiliyor. Hâlbuki dinimize göre bir kişiyi öldüren insanlığı öldürmüş gibi muamele görür. Dinin emirleri yanlış uygulanıyor.
Bitlis’te görev yaptım. Orada kız çocukları okula gönderilmiyordu. Kızların neden okula gönderilmediğini öğretmenlere sorduğumda, burada şıhlar var, kızların erkek öğretmenlerde okumasını dinen namahrem sayıyorlar dediler. Kızlarını okula göndermeyen aileleri topladım, onlara dinimizin öğretmenleri, doktorları namahrem saymadığını anlattım. Ancak ikna edemedim. Kaymakama durumu anlattım. Şıhın köyüne birlikte gitmeyi önerdi. Kalkıp gittik. Muhtarı bulduk, Şıhla konuşmak istediğimizi söyledik. Namaz vakti olduğundan camideymiş. Biz de camiye gittik. Namaza katıldık. Kaymakam Şii ben Sünni. Çıkınca kaymakam sordu, müfettiş bey sen farklı kıldın dedi, mezhep farklılığından olduğunu söyledim. Şıhla konuştuk. Kürtçe konuşuluyor, kaymakam bana çeviriyor. Sonunda kızların okula gönderilmesini kabul ettiler. Sevindim tabii. 15 gün kadar kızlar okula geldi, ondan sonra yine gelmez oldular. Tekrar kaymakam beye gittim, durumu anlattım. Kaymakam başını salladı, seninle benim yapacağımız bir şey kalmadı, bu şıh bu köylüleri öyle bağlamış ki, ne sana inanırlar ne bana... Kaymakam bile böyle söyledi.
- Bu olay nerede yaşandı?
Bitlis’in Ahlat ilçesinde bir köyde.
Başlık parasına kızlarımızın satıldığını anlatmak istiyorum. 12-13 yaşındaki çocuk kızların 2-3 hanımlı ağaya para karşılığında mal gibi satıldığını gördüm.
Ağaya gönülsüz verilen kız başka birine kaçar. Kızı alan ağa kızın babasına gider, kızın kaçtı, ya paramı verin ya kızını bul getir der. Aile toplanır, kızı çağırırlar durumu anlatırlar ve karar verdik seni kocana vereceğiz derler. Fakat kız kabul etmiyor. Aile kızı öldürme kararı alıyor. 17 yaşından küçük erkek kardeşine de öldürme görevini veriyorlar.
İşte benim yaşadığım bu gerçekler bugün olmuş halâ yaşıyor. Okuyoruz, duyuyoruz.
Size bir başka anımı anlatayım. Örnek olması için kendi oğlumu yatılı okula verdim.
- Neredeydiniz?
Ahlat’tayız. Amaç diğer velilere örnek olmak. Kaymakam velilere anlatıyor, bakın müfettiş bey de oğlunu bu okula yazdırdı. Siz de çocuklarınızı okula yazdırın.
- Cihan okul da mı kalıyordu?
Hayır, okumak üzere gidiyor, akşamları evimize geliyordu. Buradaki gaye, yöredeki velileri ikna etmekti. Göçer ailelerin çocuklarını okula yazdırmaktı.
- Ahlat’ta denetlediğiniz okullarda bayan öğretmenler var mıydı?
Yoktu.
- Milas’ta durum nasıldı?
Bayan öğretmenlerimiz de vardı ama erkek öğretmenler sayıca daha çoktu. Fethiye’deki öğretmenlerin öğrencilerine faydalı olmak için daha bir gayretle çalıştıklarına tanık oldum.
- Sizin çocuklar hangi okullarda okudular?
Cihan sınava girdi İzmir Atatürk Lisesi’ni kazandı. Osman da İzmir İnönü Lisesi’nde, Nurhayat Milas Lisesi’nde okudu. Osman, makine mühendisi olmak istiyordu. Ancak sınav sonucuna göre ziraat mühendisliğini kazanmıştı. Zeynep, Osman’ın ağladığını, ziraat mühendisi olmak istemediğini bana söyledi. Ben de konuşuruz deyip evden ayrıldım. Şimdiki TANŞAŞ’ın karşısında, öğretmenlerin gittiği kahve var; öğretmenler akşamüzerleri orada toplanırdık. Oraya gittim, kendime kahve söyledim, ama kafam karışık. TARİŞ Müdürü geldi, sıkıntımı anlattım. Meğer O da aynı dertten muzdaripmiş. Oğlunu Almanya’da bir akrabasının yanına göndereceğini ve orada okutacağını söyledi. Sen de benim gibi yapsana dedi. Aklıma yattı. Ben de araştırmaya başladım. Bacanağın tanıdığı bir işçi varmış, O’na ulaştık. Durumu anlattık. Kefil olmasını istedik. Böylece Osman’ı Almanya’ya gönderdim. Yüksek Makine Mühendisi oldu.
- Maddi sıkıntılarınız olmadı mı?
Bir miktar parayı devlet karşılıyordu, yetmediğinden gerisini biz karşılıyorduk. Allah rahmet eylesin Hasan Ulaş’ın kayınpederi Veli Bey vardı. Bir gün yanıma geldi. Senin oğlan Almanya’da mı okuyor dedi. Evet dedim. Benim damadım da Almanya’da, burada ona bir ev yaptırıyorum. Damat bana gönderdiği markı Almanya’daki oğluna versin, sen de bana Türk parasıyla karşılığını ver dedi. Olur dedim.
Cihan, Endüstri Mühendisi olmak istiyordu ve oldu. Ege Üniversitesi’ni bitirdi. Bir gün bana bir zarf geldi. “Cihan Sarı Amerika’da okuma sınavında başarılı oldunuz. Hazırlıklara başlayınız” yazıyor. Benim haberim yok. Meğer, hocaları Cihan mezun olduktan sonra Amerika’da bilgisayar öğrenimi yapmasını önermişler. Cihan’da o sınava girmiş. Cihan’ı da Amerika’ya gönderdik. 6 yıl eğitim gördü, dönmesini istedim, ancak oradaki çalışmaların kendisi için yararlı olacağını ifade ederek 3 yıl daha Amerika’da kaldı. Döndüğünde Vestel’de görev yaptı.
Nurhayat, Bursa Eğitim Enstitüsü’nden mezun oldu. İlk görev yeri Sivas oldu. Çocuklarımın okuma mücadelesi böyle oldu. Nurhayat, Mustafa Şahin İlköğretim Müdürü olduğu yıllarda, Turgut Özal Milas’a geliyor. Mustafa Şahin çiçek vermesi için Nurhayat’ı görevlendiriyor. Nurhayat tatile gelmiş. Damadım Fevzi Topuz da Yeniköy’de mühendis olarak çalışıyor. Nurhayat’ı, Yeniköy’de Turgut Özal’a çiçek verirken görüyor. Annesi babası istemeye geldi. Bir yıl Sivas’ta çalıştıktan sonra eş durumundan Milas’a atandı.
- Siz bunca gideri nasıl karşılayabildiniz?
Zeytincilik yaptım. Kitap bastım. Halıcılık yaptım. Emekli olunca ikramiye paramla bir 50 NC aldım. Salamura zeytinleri hazırladım, şoför tuttum. Sivas’a kadar pazarladım. Dönüşte de elma, patates, soğan gibi ne bulursam alıp Milas pazarına getirirdim. Trakya’ya gidince ayçiçeği yağı getirirdim. Demre’den Milas’a sebze getirirdim. Fethiye’den, Ortaca’dan meyve alırdım. Milas’taki manavlara satardım. Kalırsa, yanımda çalışanım pazarda satardı.
- Kazandınız mı?
Kazandım. Toprak sahibi oldum.
- Kaç torununuz oldu?
5 torunum var. 2 torunumu evlendirdik.
- Bunca şeyler yaşadınız, sevindiniz, üzüldünüz; özetlerseniz neler söylemek istersiniz?
Ben hep ürettim. Çalıştım. Örnek olmaya çabaladım. Yanlışı düzeltmeye, iyiyi, güzeli çoğaltmaya çalıştım. Hem kazandım hem kazandırdım. Üretmeden tüketmenin haram olduğuna inandım.
- Sağlığınız nasıl?
Bazı sorunlarım var. Ayağımı sürüyerek yürüyorum. 2 kez prostat ameliyatı oldum. Tansiyon ilacı alıyorum. Nöroloji ile ilgili ilaçlarım var. Halâ ayaktayım. Halimden memnunum.
- Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?
Eğitime önem vermeliyiz. Çocuklarımızı ilgi ve yeteneklerine göre eğitmeliyiz. Anne ve babaların eğitilmesi lazım, her ilde, ilçede aile okulu olması gerekiyor. Anne-baba çocuk psikolojisini bilecek. Demokrat olacaklar. Eğitim demokrat olacak. Ezberci eğitimden uzaklaşmamız gerekiyor. Eğitim olmadan hiçbir şey olmaz. Demokrasi yerleşemez. Seçme seçilme hakkı doğru kullanılamaz. Adalet dağıtılamaz. Çok çalışmamız lazım. Üretmeden tüketilmez. Üreticiyi desteklemek lazım, dışarıdan almadığımız bir ürün kalmadı.
Bu havayı değiştirecek yeni bir eğitim düzenimiz, yeni bir siyaset anlayışımız olması lazım. Tüketmeye değil üretmeye yönelmeliyiz.
Halkımız Allah ile aldatılıyor. Şu andaki Diyanet İşleri bile çok yanlışlıklar yapıyor, imamlarımızın bazıları olmadık sözleri ediyor. Gerçek İslam’ı iyi bilmeliyiz. İslam’da çalışmak, üretmek ibadettir. İki günü birse bir insan kayıptadır. İbadet yalnız namaz kılmak, oruç tutmak değildir.
Ben iki devrimci biliyorum. Biri Hz Muhammet, diğeri Mustafa Kemal Atatürk’tür. Hz Muhammet putları yıktı. Kız çocuklarını öldürülmekten kurtardı. Hz. Ömer Müslüman olmadan önce kızını kuma gömmek için çöle gider. Kumu eşelemeye başlar, kızı yanındadır, eşelenen kum taneleri babasının üzerine gelir. Kızı kumları temizler. Hz. Ömer, kızına bakar ve ağlar. Kızını alarak evine döner ve Müslümanlığı kabul eder. Bu da büyük bir devrimdir. Mustafa Kemal Atatürk’ e gelince, O bizi “kul” olmaktan çıkarıp yurttaş yaptı. Güzel bir vatan bıraktı. Aydınlanmamızı sağladı. Kadınlarımıza değer verdi. Aklı ve bilimi yol gösterdi. Egemenliğin millete ait olduğunu ilan etti.
Bu yaşıma geldim, halkımdan iki şey istiyorum: Din tacirlerinden uzak dursunlar. Atatürk’ün yolunu terk etmesinler.
- Sayın öğretmenim; size sağlıklı güzel günler diliyorum. Bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum.
- Ben de teşekkür ederim.


