

Hüseyin Avni KUNDURACIOĞLU
Kocaman bir kütüğün için için yandığı ateşe atılan kuru dallar, alevin birden iştahlanmasını sağlıyor. Alev, Hıdır ağbinin çevredeki taşlarla özene bezene bir hilal şeklinde ördüğü ocağın sınırları içinde büyüdükçe büyüyor. Alevin görüntüsü karanlığın içinde görsel bir şölene dönüşürken, yaydığı ısı ise yayla ayazını hisseden bedenlerimizi gevşetiyor.
Evet, şu an Aydın’ın Bozdoğan ilçesi sınırları içinde bulunan Urmalan Yaylası’ndayız. Yani Madran Dağı’nın eteklerinde.
BODOSK’un düzenlediği “Urmalan Yaylası’ndan Madran Baba’ya” kamplı etkinliği kapsamında, Madran Dağı’nın zirvesine ulaşmak için bu gece konuğu oluyoruz Urmalan Yaylası’nın…
15 kişiden oluşuyor ekibimiz.
950 metre yükseklikte bulunan Urmalan Yaylası’nda 5-10 konut bulunmasına karşın, bu mevsimde 2-3 evin bacası tütüyor. Yayladaki evine arada bir gelen İlhan Çamkesen ile raslantı sonucu tanışıyoruz. Doğrusu, iyi ki karşılaşıyoruz bu güzel insanla.
İlhan, dostluğun bütün güzelliğini cömertçe sunuyor. İlhan’ın aktardığına göre ‘urmalan’ sözcüğü ‘Rum alanı’ sözcüklerinden doğmuş. Bir dönem Rumların yaşadığı bu yaylayı uzun uzun konuşuyoruz.
Anlaşılan o ki, İlhan yaylasına sevdalı.
Gün içerisinde, ruhlarımıza kattığı huzuru, gönlümüze verdiği coşkuyu düşündüğümüzde hak vermemek mümkün değil İlhan’a.
İçinde bulunduğumuz araç, Bozdoğan-Kavaklıdere karayolundan dağa doğru yönelip yeşil bir denizin içinde kıvrıla kıvrıla yol aldıktan bir süre sonra yaylaya ulaştığında, aynı sevdayı duyumsamıştık.
Güz mevsiminin bütün coşkusunu taşıyan Urmalan Yaylası yeşilden sarıya, sarıdan kızıla dönüşen renkleriyle büyüleyici bir coğrafya. Kestane ağaçlarından ceviz ağaçlarına, armut ağaçlarından kiraz ağaçlarına kadar birçok ağacın neredeyse iç içe girdiği bir güzellik sunuyor Urmalan. Hele dallarındaki meyveleri cömertçe sunan elma ağaçlarına ne demeli.
Az kalsın unutuyordum, tepesindeki meyveyi güçlükle aldığımız ayva ağacını.
Böğürtlenlerin ellerimizde bıraktığı morumsu lekelere, cevizin yeşil lekeleri karışıyor. Kuşburnunun tarifsiz rengiyle gülümsemesine, asmalardan sallanan güz üzümlerinin kışkırtıcılığı ekleniyor.
Ulu çınar ağaçlarının yeşil rengine, devasa çam ağaçlarının yeşili karışıyor. Üzerlerine düşen ışıkla , gümüşi rengi parıldayan zeytin ağaçlarını da aktarmalı elbet. Köşe başlarındaki çeşmelerden akan pırıl pırıl suları da.
İşte bütün güzelliğini böylesine pervasızca sunan Urmalan Yaylası’nda gündüz yorgun düşen bedenlerimiz, şimdi ateşin yanında dingin bir dinlenceye çekiliyor. Dolunaya dönüşmekte olan ayın şavkı üzerimize düşerken, ateşten çıkan çıtırtılara şiirler, türküler eşlik ediyor.
Gece, yaylayı teslim alıyor.
Ayın parlak ışıltısına yıldızların varlıkları karışırken, çadırlarımıza çekiliyoruz usulca.
Günün ışımasıyla birlikte, sırtçantalarımızı omuzlayıp yola düşüyoruz, Madran Dağı’nın zirvesine ulaşmak için.
Meyve ağaçlarının şekillendirdiği yayla yolu, bizi ormana doğru götürüyor. Sonbaharı yaşayan ağaçların dönüşen renkleri, yayla yolunu keyifli kılıyor.
Dökülen çınar yaprakları, bir şekilde düşmüş kestane kozalakları yol üzerinde aşinalık yaratıyor. Evlerin bahçelerindeki mevsim çiçeklerine düşmüş çiğin görüntülerini izleyerek yol alıyoruz.
Bir süre sonra yeşillikler içindeki evleri ardımızda bırakıp görkemli kestane ağaçlarının arasından ilerliyoruz. Ellerindeki sırıklarla, yeşil kestane kozalaklarını düşürmeye çalışan köylülerle selamlaşıp orman yoluna çıkıyoruz.
Orman yolu, belli bir açıklığa ulaştırdıktan sonra hediyesini sunuyor hemen. Birbiri üzerine binmiş görüntüsü veren dağların, bulutları yakaladığını hissettiren muhteşem bir manzaradır önümüze serilen. Uzaklardan gelen hafif sis perdesi, manzarayı bütünlüyor sanki.
Artık ormana girmenin zamanının geldiğini düşünen öncümüz Hıdır abi, ekibin çam ağaçlarının içine girmesini sağlıyor. Göğe doğru uzanan çam ağaçlarının oluşturduğu ormanın içinde hafif bir eğimle yükseliyoruz
Coğrafya tek sıra yürüme şansı veriyor. Bir gün önce yağan yağmur, toprağın mis gibi kokmasını sağlıyor. Toprak kokusuna karışan çam kokusunu hissetmek ise bambaşka bir duygu yaratıyor.
Yağmur, aynı zamanda toprağı yumuşak kılmış elbet. Bu durum işimizi hem kolaylaştırıyor hem zorlaştırıyor.
Toprağın nerede kayabileceği belli olmadığı için, dikkatli atıyoruz adımları.
İşte şu an öylesine bir bölgede yürüyoruz. Sol tarafımızı boşlukta bırakan patika, dağın çevresini kıvrıla kıvrıla dolaştırarak yükseltiyor bizi.
Tepeye ulaştığımızda rahatlıyoruz.
Doğayla aramızda hiçbir şeyin, hiç kimsenin olmadığı bu zaman diliminde, doğayı içinde hissetmenin keyfi yüzlere yansıyor. Fark ediyorum.
Yola devam etmek gerek, zirveye daha bir hayli mesafe var. Patikayı izleyerek eğimli bir yolda ilerlemeye başlıyoruz. Devasa çam ağaçlarının yoğunlaştığı bu bölgede, güneş sık ağaçların arasından süzülmekte zorlanıyor.
Çam yapraklarının bir halıya dönüştüğü bu bölgede uzun süre yürüyoruz. Bu süreçte kaç tepeyi ardımızda bıraktığımızın ayırdında değiliz artık. Kah sırtlarından tepeye çıkarken buluyoruz kendimizi, kah inişin keyfini sürerken.
Bu süreçte, doğanın önümüze çıkardığı her ayrıntı keyfimize keyif katıyor. Bu bir ses olabilir, bir ışık huzmesi ya da bir dal parçası. Hele mantarlar. Zehirlisi, kırmızısı, beneklisi. Tabii ki yöre diliyle çıntar denilen mantar ile karşılaşmak bir başka keyif. Orman içinde, çıntarlar kadar çıntar avına çıkmış köylülerle de sıklıkla karşılaşıyoruz. Kısa bir yarenlikten sonra ormanın derinliklerine doğru yol alıyoruz. Halil Deniz, “orman perilerini hissediyor musun abi” diyor gülümseyerek. Nasıl hissetmem, gözlerimizin önünde raks edişlerini “elbette” diyorum, yine gülümseyen yüz ifadesiyle.
Ormandan çıkıyoruz, şimdilik elbet.
Dere kenarındayız. Hava açık, gökyüzü masmavi, güneş bunaltmıyor. Derede, güneş müthiş parıldamalar yapıyor. Fazla oyalanmadan, tekrar ormanın içine dalıyoruz. Yosunlu taşların yanından yükselerek ilerliyoruz. Ta ki son ağaca ulaşana kadar.
Artık zirveye yaklaştık, biliyoruz. Geldiğimiz coğrafyanın aksi bir manzaranın içindeyiz şu an. Arada bir, kocaman kaya kütleleri ile karşılaşsak da, çıplak bir arazinin içinde yol alıyoruz. Burada dağınık yürüme şansına sahip oluyoruz. Rüzgarın uğultusunun artması, zirveye yaklaştığımızın habercisi oluyor. Yol, birazdan koşuşturan kuzu sürüsünü önümüze çıkaracak, sonrasında da zirvenin görüntüsünü. İşte zirvede yer alan Madran Baba Türbesi görüş alanımıza giriyor. Adımlarımızı keyifle hızlanıyoruz, oraya ulaşmak için.
‘Madran Baba’ Madran Dağı’nın zirvesinde inancın kalesi gibi duruyor on yıllardır.
Madran Baba, İnaçları doğrultusunda ‘niyaz etmek’ etmek isteyenleri ağırlıyor, yine on yıllardır.
Zirveye ulaşmak mutlu ediyor hepimizi.
Madran Baba’nın bulunduğu nokta yani zirve 1780 metre yükseklikte. Rüzgar, uğultusunu artırıyor. Bir süre mola verdikten sonra, geldiğimiz yönün aksi tarafından dönüşe geçiyoruz. Madran Köyü’ne ulaştığımızda, ardımızda 1780 metre yükseklik ve 15 kilometrelik bir yürüyüş bırakmış oluyoruz.
Madran Dağı’nın eteklerinde geçirdiğimiz iki gün, farklı boyutlara sokuyor hepimizi.
Keyifli bir coğrafyada bulunmanın coşkusuyla araca biniyoruz. BODOSK’a şükranlarımızı sunarak.


